Mehmet, hasta annesine bakıyordu eşi çalışırken. Ama bir gün, eşi Leyla onun bir kadına çiçek alıp verdiğini gördü.
Leyla kendini bu kadar dinlenmiş hissettiği son zamanı hatırlamıyordu. İş seyahati birkaç saat ertelenmişti, telefonunu kapatıp yatağa uzandı. Daha o sabah, iki gün boyunca aralıksız çalıştığı köyden dönmüştü: temizlik, yemek, çamaşır… Hepsi kaynanası ve kocasının sürekli eleştirileri altında.
Kaynanasına göre, Leyla kocasını “şımartmıyordu”, yeterince para kazanmıyordu, sanki onun kazandığıyla Mehmet ve annesi aç kalıyorlardı. Mehmet de annesini destekliyor, “Erken dönüyorsun, yemek bile yapmana gerek yok, başka bir iş bulabilirsin,” diyordu.
“Şu zemini nasıl sildiğine bak,” diye azarladı kaynana oğlunu. “Saatlerce uğraşıyor, çamaşır yıkasaydı keşke.”
Dayanamayıp cevap verdi Leyla: “Haftada bir siz temizlik yapsanız, bu kadar kirli olmazdı.” Keşke sussaydı. Azarlar bir anda fırtınaya dönüştü. Gözlerini kapatıp sakin bir sesle, “Sizi şehre taşımayı önermiştim. Hem Mehmet hem ben size bakardık, işini bırakmasına gerek kalmazdı,” dedi.
Mehmet öfkeyle ayağa fırladı:
“Yani adam çalışıp didinsin, bir de anneme mi baksın? Senin kalbin taştan galiba.”
Leyla daha fazla dinlemedi, kapıyı açıp bahçedeki banka oturdu.
“Leyla, ne oldu?” Karşısında komşusu Ayşe duruyordu. Gözyaşlarını silip tanıdı onu. Evlenmeden önce tanışmışlardı, hemen kaynaşmışlardı.
“Merhaba Ayşe,” diye iç çekti.
“Yine ailenden mi çektin?” diye sordu Ayşe.
“Anlatma…”
“Karışmayayım ama, neden kendini bu kadar harcadığını anlamıyorum. Kocan hep burada, aslında beraber yaşamıyorsunuz. Neden katlanıyorsun?”
“Böyle yaşamayı seçmedik ki, Ayşe. Mehmet’in annesini o halde bırakamayız. İyileşirse, o zaman şehre dönebilir.”
“O kadın bizim hepimizi sırtında taşıyacak güçte bence,” diye güldü Ayşe. “Hastalık numarası yapıyor. Sen eskiden daha farklıydın. Ne oldu, aklını mı çeldiler?”
“Bilmiyorum, sadece… İstersen içeri gel.”
Telefon çaldığında, patronu olduğunu gördü. Ertesi gün öğlene doğru bir seyahat çıktığını söyledi. Leyla sevindi; bu, ek gelir demekti. Ayrıca Mehmet ve annesinin telefonlarından da kurtulacaktı.
Eve haber verdiğinde, ortam bir anda hafifledi. Akşam sessiz geçti, yatarken Mehmet ayrı bir yatağa uzandı, annesini üzmemek için. Leyla itiraz etmedi, hatta memnun oldu. Temizlikten yorulmuştu, hemen uyudu.
Gece iki sularında kaynanası uyandırdı onu:
“Beni duymuyor musun?”
Gözlerini ovuşturdu, hâlâ uykulu.
“Galiba derin uyumuşum. Ne oldu?”
“İlaçlarımı ver.”
Leyla şaşkınlıkla baktı: İlaç dolabı ve Mehmet’in yatağı daha yakındı. Ama kalktı. Sabah beşte ancak uyuyabildi, altı buçukta kalkması gerekiyordu. Şehre yorgun argın vardı. Seyahatin ertelendiğini duyunca sevinçten havalara uçtu. Telefonunu kapattı, yatağa uzandı. Şimdi dinç ve rahat hissediyordu.
Makyajını yapıp istasyona yetişti. Gideceği yerin değiştiğini öğrenince umursamadı, önemli olan dinlenmiş olmasıydı.
Bir saat önce seyahat parası yatmıştı, ama ilk kez Mehmet’e göndermeyecekti. Geçen maaşının çoğunu vermişti, biraz kenara koymak istedi.
Trenin hareketine yirmi dakika kala, su almak için büfeye gitti. Tam o sırada Mehmet’i çiçekçinin önünde gördü. Şaşkınlıkla donakaldı: Hasta annesine bakmıyor muydu? Onu yalnız bırakmaya korktuğunu söylüyordu! Şimdi bir buket alıyordu.
Durdu, Mehmet’i izlerken aklına ister istemez başka bir kadın geldi. Bu düşünce hoşuna gitmedi ama şüphe tohumu zihnine düşmüştü. Trene dokuz dakika vardı, bileti sımsıkı tutup Mehmet’in taksiye bindiğini görünce peşine düştü. Bir taksi çevirip şoföre,
“O arabayı takip et, iki kat ücret veririm!” dedi.
Şoför kaşlarını çattı ama kabul etti. Camdan, Mehmet’in bir kadını kucaklayıp öptüğünü, ona çiçekleri verdiğini gördü. İçi burkuldu. Şoför gülümseyerek,
“Belki de düşündüğünüz gibi değildir,” dedi.
Leyla şoföre baktı, bu adam bir taksiciye göre fazla şıktı.
Hiç bu kadar lüks bir arabaya binmemişti. Şoförün başına bir şey gelmiş, bu yüzden geçici olarak taksicilik yapıyor olmalıydı. Derken araba Leyla’nın evinin önünde durdu. Mehmet ve yabancı kadın apartmana girdiler. Gözleri doldu.
Demek o seyahatteyken, “hasta” kaynanası köydeyken, başka birini onun evine getiriyordu?
“Oraya girecek misiniz?” diye sordu şoför.
“Hayır, gereksiz,” dedi Leyla.
“Doğru karar. Zaten trene yetişemezsiniz artık. Nereye gidecektiniz?”
Leyla iki yüz kilometre uzaktaki bir şehri söyledi.
“Boş verin. Bir kahve içip sakinleşelim, sonra götürürüm sizi,” diye teklif etti adam.
“Taksiye verecek param yok,” diye itiraz etti.
“Taksi nerede gördünüz? Babamı trene bıraktım, yazları teyzeme gider. Tam siz atladınız arabaya.”
“Özür dilerim.” Utançla gözyaşlarına boğuldu.
Adam kararlı bir sesle,
“




