Anne, baba, merhaba, bizi çağırdınız, ne oldu? Güliz ve eşi Tolga birden anne babanın oturma odasına girdi.
Aslında bütün bunlar yıllar önce olmuştu. Annem ciddi bir hastalığa yakalanmış, ikinci evreye geçmişti…
Anne kemoterapi gördü, ardından radyoterapiye girdi. Biraz rahatlamış, saçları kısmen yeniden uzamıştı. Fakat hâlâ umutsuzluğa kapılmaya erken, hastalığı tekrar kabardı.
Güliz, Tolga, akşamınız hayır olsun, buyurun içeri diye çağırdı anne, sanki bir çiçek gibi soluk, ince bir kız çocuğu gibi.
Çocuklar, oturun, dinleyin. Size alışılmadık bir ricamız var, lütfen annemi dinleyin dedi baba, biraz şaşkın.
Güliz ve Tolga kanepeye oturdu, annelerini merakla izledi. Gülşah bir iç çekti, yanındaki kocası Mehmete bakarak destek aradı.
Güliz, Tolga, şaşırmayın, size garip bir istekle geleceğim. Biz gerçekten çok istiyoruz.
Babamla birlikte bir erkek çocuğu evlat edinin, lütfen! Yaşımız bizi engelliyor, başka sebepler de var.
Bir an sessizlik çöktü.
İlk önce kız çocuğu konuştu:
Anne, sanırım çok şaşıracaksınız, uzunca bir süredir bu konuyu düşünüyoruz ama söyleyemedik. Tolgayla bir erkek çocuk istiyoruz, zaten iki kız çocuğumuz var senin ve babanın torunları, Merve ve Deniz.
Üçüncü çocuğun erkek olacağına dair kesin bir garanti yok. Ama mesele sadece bu değil, sağlığım artık önceki gibi değil; doğum için sezaryen gerekiyor. Doktorlar yeniden doğurmamı tavsiye etmiyor. Belki bir yetimhane çocuğu alabiliriz, bir erkek bebek.
Kendi ailemize, sevgi dolu bir oğul getirelim. Peki, anne, sen de aynı şeyi söylemişken, bu düşüncelerin kaynağı nereden?
Güliz, ne söyleyeceğimi bilemiyorum diye titreyen sesle Gülşah, uzayan kirpi tüylerine dokundu hâlâ hastalığım kötüleşiyor.
O sırada eski iş arkadaşım, teyze Nadide içeri girdi; hatırlarsınız, gözünün üstünde büyük bir ben taşıyan, neredeyse gözünü kapatan bir kadındı. Doktorlar onu çıkarmasını önerdi, ama Nadide gelince ben kalmamış, gözleri pırıl pırıldı.
Köydeki Zeynep teyze de vardı; ona bir şey söylemişti. Nadidenin ziyaretiyle Zeynepe gittik, köydeki birçok şehirden gelen insanlar ona yardım etmişti. Ne kaybediyorum? diye düşündüm ve yola çıktık.
Güliz ve Tolga, annelerinin anlatımını nefeslerini tutarak dinlediler, ama nereye varacağını pek anlayamadılar.
Şimdi ise diye devam etti Gülşah Zeynep teyze bana tuhaf bir soru sordu: Sende bir erkek çocuğu var mı?
Benim bir kız çocuğum Güliz, iki sevgi dolu torunum Merve ve Deniz olduğu ortaya çıktıktan sonra, Zeynep teyze ısrarla Peki ya kız çocuğu ne oldu? diye sordu.
Şaşırdım, çünkü babamla benim dışımda kimse, son haftada gerçekleşen bir dış gebeliği duymamıştı. Erkek bir bebek olması gerekiyordu, birincil çocuğumuz, Güliz ama o hayatta kalamadı Gülşah kıyafetine sıkıca tutunmuş, elleri titriyordu.
Sonra ne oldu? dedi Güliz büyük gözlerle.
Zeynep teyzenin dediği gibi: Erkek çocuğu evlat edin. Geri döndüm, gözlerimden bir damla yaş süzüldü; sanki bir şeyin sorumluluğunu üstlenmişim gibi hissettim.
Şimdi başka bir çocuğa sıcaklık ve sevgi vermek zorundayım, bozulmuş dengeyi yeniden kurmak için. İçimde bir farkındalık doğdu; bir çocuğu yetimliğinden ve yalnızlığından kurtarmak istiyorum. Anladınız mı?
Anne, seni anlıyorum ve tamamen destekliyorum dedi Güliz, gözlerinden yaşlar süzüldü hadi öyle yapalım!
Güliz ve Tolga, çocuk bakımevinin yöneticisiyle önceden konuşmuş, bir erkek bebek evlat edinmek istediklerini söylemişti. Onları da çocukları görmek için davet ettiler.
Mehmet ve ben de, yani Gülşah ve Mehmet, onlarla birlikte gittik. Oyun odasında üç, dört yaşındaki çocuklar halı üzerinde oynuyordu.
Anne, bak şu sarı saçlı çocuğa; sana çok benziyor, piramit kulelerini büyük bir özenle topluyor. Dilde bile bir parmak uzatmış diye işaret etti Güliz sessizce bir çocuğa.
Gülşah da beğendi, fakat köşeden belirsiz bir ses geldi.
Gülşah döndü; köşede, gözleri hüzün dolu bir yaşlı çocuk fısıldıyordu.
Teyzem, lütfen beni alın, size söz veriyorum, pişman olmayacaksınız dedi çocuk, sesini biraz daha yükselterek.
Güliz ve Tolga hemen evrakları tamamladı, Emiri evlat edindi. Merve ve Deniz yeni bir erkek kardeşleri olduğu için çok gururlandı.
Emir kısa sürede alıştı, Güliz ve Tolgaya anne ve baba diyerek seslenmeye başladı. Bazen Zeynep teyzenin evine, Mehmet amcanın evine ziyarete giderdi, okuluna da yürüyerek gidip gelirdi.
Gülşahı Anne İra diye, garip bir şekilde, babası Baba Mehmet demesini alışmıştı. Gülşah bir an durup Emire baktı; onun hâlâ o kayıp oğlu olduğunu düşündü.
Doktorlar, Gülşahın tedavisine yeni bir tur başlattı ama hastalığı bir türlü gerilemedi.
Emir ona baktı, kısa saçlarını okşadı.
Anne İra, neden hastasın? Sana iyileşmeni istiyorum!
Bilmiyorum, Emirim, bazen böyle olur; ama elimden geleni yapacağım, söz veriyorum dedi Gülşah, Emirin anne İra demesini çok sevdi.
Mehmet, doktorla konuştu; doktor ameliyatı ısrarla önerdi.
Şans ne kadar? diye sordu Mehmet.
Doktor dürüstçe yanıtladı:
Elli yüzde elli. Ama elimizden geleni yapacağız, bu onu kurtarır.
Mehmet ve Gülşah karar verdiler.
Ameliyat günü herkes gergindi. Güliz babasını defalarca aradı. Baba, doktorla konuşup durumu bildireceğini söyledi; Mehmet ise sinir gibi bir haldeydi.
Mehmet, Emirin nerede olduğunu bir anda anlayamadı. Oda köşesinde, Gülşahın giydiği sabahlık yanına oturmuş, yüzü sabahlığa gömülmüş, ağlayarak fısıldıyordu:
Anne İra, gitme, seni bir daha kaybetmek istemiyorum, lütfen benimle kal!
Telefon çaldı; Mehmet ve Emirin kalbi birden titredi. Doktorun yorgun, karamsar sesi duyuldu; Mehmetin kalbi göğsünde bir çivi gibi saplandı.
Gerçekten mi? Ameliyatı kaldıramaz mı? diye sordu kalbi sıkışan Mehmet.
Mehmet Bey, ben Dr. Demir, ameliyat zor geçti ama sonunda başarılı oldu; eşiniz dayanabildi dedi doktor.
Gülşah hayatının en ince çizgisindeydi; sanki gökyüzünden bir el, zor anlarında ona tutunmuş gibiydi. Hayatı hâlâ devam ediyor, bir şeyler için hâlen umut var diyordu doktor.
Çok teşekkür ederim, doktor! diye bağırdı Mehmet, Emiri sıkıca sarıldı.
Anladın, her şey yolunda, annemiz İra hâlâ yaşıyor! dedi Emir, gözleri neşeyle parladı Ne mutlu ki sen bizimle varsın, küçük canım.
Sana teşekkür ederim, sevgili oğlum, annemi hatırladığın için dedi Gülşah, gözyaşları içinde.




