Alo, Elif? Lütfen gel, burada bir şeyler oluyor diye bağıran bir ses, titrek ve çaresiz bir babanın telefonu. Elif’in dudakları büzülüp, Ne oldu, baba? diye sormasını bekledi.
Komşular yine ayıp bir hâl içinde, bağırıpkıyak edip Öldüreceğim seni! diyorlar, ben de Burası bir otel değil! diye bağırıyorum diye babanın sesi yükseldi, çatırtı ve çığlıkların arasında. Kapı kırılıyor, Elif! Beni öldürmek istiyorlar, ben
Öldürürlerse o zaman ara, derdin ne? diye çığlık attı babam, Kapıya bir sandalye koy, belki bir iki adım dışarı çıkarlar.
Nasıl baba diye iç çekti Elif, alaylı bir sesle, Eğer beni kabul etmiyorsan, sevdiğim oğluma gidip orada hak ettiğim yaşamı sürmeye ne dersin?
Konuşma telefonun ucunda koptu, Elif ne söyleyeceğini bilemedi. Fakat o, bir daha bahane bulamayacak kadar akıllıydı.
Elif, Ankaranın kenar mahallesinde, tek babası Oğuz Yılmazla birlikte, annesini küçüklükte kaybetmiş bir ailenin çocuğu olarak büyümüştü. Baba, bir tornalama ustası olarak, geçim sıkıntısı çekmeden çalışır, elinde her zaman bir miktar Türk Lirası bulunurdu. Elinin altında bir eksikliği olmasa da, evin tek eksikliği, annesinin yokluğuydu.
Aile, dışarıdan bakıldığında sıradan bir çekirdek aileydi, ama gardırobun arkasında saklı bir sır vardı: Oğuzun annesi, yani Elifin büyükannesi Ayşe Hanım, ve Oğuzun ikinci eşi, yani Elifin üvey annesi, Meral.
Ayşe Hanım, adının hakkını veren bir karakterdi. Elif ona yaşlı kendini beğenmiş bir diye takılır, ama o kelimeyi söyleyemezdi; onun yerine kendine has diyerek rahatlar. Emeklilikte, resmi bir tanı almadan, bir deli gibi davranır, yatağından kalkmaz, ihtiyaçlarını kendine yapar, bazen de bu ihtiyacı en yakın duvara bulaştırır, duvarı kireçli boya ile kapatmaya çalışan akrabalarına gözdağı verir.
Yemek konusunda ise sadece et, balık ve şekerleme sever; çay yanında rahatsızlık yerine gerçek Belçika çikolatası isterdi. O çikolata, o zamanlar bin lira civarında bir maliyet taşıyordu, ama Oğuzun cebinde her zaman bir miktar para olurdu. Tüm bu paralar, Ayşe Hanımın isteklerine harcanırdı.
Dört odalı bir ortak dairede yaşıyorlardı: bir oda Ayşe Hanıma, bir oda Oğuz ve Elife, bir oda Kazak kökenli göçmen işçilere, bir oda da sıradan bir Türk ailenin çocuklarına aitti. Mahallenin diğer sakinleri, çoğu zaman içki içer, bağırır ve ardından komşulara gelin, konuşalım diye seslenirlerdi. Ayşe Hanımın odasına bir daha kimse girmeye cesaret edemezdi; bir keresinde bir santranç saldırısına maruz kalmış, uzun uzun temizlenmek zorunda kalmıştı. Ancak Elif, küçük olduğu için sık sık tacize uğrar, içki sonrası yabancı bir çocuğu tutmak isterler, o da baba olduğu için savunmasız kalırdı.
Elif büyüdükçe, Teyze Nadidenin davetlerine gitmek istemediği için, komşular ona tokat vurur ya da çeneye bir şey sıkıştırırdı. Baba, Koridoru çıkma, kapıya sandalye koy, televizyonu aç ve ben işten dönerken rahat uyu diyerek onu görmezden gelirdi. Elif bir gün eski bir çiçek saksısını devirip, babam dediği bir şeye çarptı; bu sevgili baba saksısı kafasına çarptı. Ama bu, en kötü şey değildi; Ayşe Hanımın odasına girişi bile engelliyordu, komşular yalnızca hafta sonları içki içer, evde yemek bol olurdu.
Elif, babasının en pahalı yiyecekleri Ayşe Hanıma alıp, kendisinin ise ucuz makarna ve sosisle yetinmesi karşısında kızardı. Çocuklukta herkes aynı sıkıntıyı çeker, Elif bu konuda şikayet edemezdi.
On üç yaşına geldiğinde babası Oğuz, kendi hayatımı kurmak istedi ve Merali eve getirdi. Meral, odada yalnızca Oğuzun kalmasını istedi; çocukla aynı odada ne yapacaksın?! diye bağırdı. Oğuz, Elif büyüdü, ayrı bir odaya taşınmalı dedi, ama Meral bu fikri kabul etmedi. Elif, Merale seni mahvedip bir yastıkla yatağında öldürürsem, yaşımın hakkı yok diye tehdit etti; Meral, korkudan babasına şikayet edemedi.
Babası hâlâ sevgi dolu anne rolünü sürdürürken, Meral bu durumu bir türlü itiraz etmedi; Oğuzun geliri artmış, Meral ise kafasını dokuza kıvırıp kafe ve makyaj harcamalarına para buluyordu.
Onuncu sınıfı kimsenin önüne çıkmasın, annene bak, ekmeğini kazan dedi Oğuz, Elifin üniversite hayallerine küfür gibi. Elif, Ben bir meslek edinmek, kendime bir gelecek kurmak istiyorum dedi, ama Oğuz, evden çıkmazsan bir şey olmaz dedi.
Altmış bir yaşına yeni basmışken, Elif sahte bir imza ile babasından belge alıp, bir meslek lisesine kaydoldu. Derslerine dört elinizle sarıldı, kimse ebeveynleri okula gelmek zorunda demesin diye çabuk bir yalan uydurdu. Babasının hastalığını gizleyerek geceleri bir alışveriş merkezinde temizlik yapıp, bursuna bir miktar ek gelir sağladı. İlk maaşından, uzun zamandır görmediği Belçika çikolatasını satın aldı.
Hesap ve analiz bölümlerinde kariyer yaptı, yirmi yıl içinde saygın bir uzman oldu, birikim biriktirdi ve iki çocuğa (Ali ve Derya) sahip bir aile kurdu. Oğuzu bir türlü unutmadı; bir buçuk yıl önce, yorgun, yıpranmış ve evsiz bir halde ona rastladı. Baba, önceki evini kaybetmiş, Meralden boşanmış, ikinci evini oğluna devretmişti. Oğul Babamı istemiyorum diyerek babasını dışladı ve yardım istemek zorunda kaldı.
Elif, Yardım edeceğim ama ne kadar diye düşündü. Bir daire buldu, kardeşimle annesinden miras kalan bu evin yarısı satılamaz, yarısını da ben alırım, ama burada bir başlangıç için yeterli dedi.
Alıyorum, bana uyar, diye sevince çırpındı Elif.
Emin misiniz? Böyle bir kadınla diye satıcı temkinli sordu.
Ben kendime alıyorum, diyerek satıcıyı susturdu, bir hafta içinde babasını, bir iki çanta eşyasını o muhteşem daireye taşıdı.
İçine gir, bu artık senin evin, diye bağırdı Elif, gözlerinde karanlık bir memnuniyetle babasının çocuklukta bana verdiği o ucuz sosisleri anımsatarak.
Şimdi sana, o çürük makarnaları ve kırmızı etiketli sosisleri getiriyorum; kampanya vardı, iki paket aldım, çünkü seni düşündüm, diye sırıtarak babasına bir paket sosis uzattı.
Seni bir daha hiç unutmayacağım, babacığım, dedi Elif, sen hâlâ emekli maaşını harcayabilirsin, ben de sana bir şey eksiltmeden geri verir, ama bir kere daha kaldırmalı bir şey yok.
Baba, Şükürler olsun, sadece bir paket sosis kalmış, diyerek yorgun bir sesle iç çekti.
Elif, babasına Teşekkür ederim, babacığım, her şeyin karşılığını iki katına katıyorum, dedi ve gözlerinden bir damla yaş süzüldü; içinde bir intikam tatlılığı, içinde bir sevgi ve içinde bir pişmanlık barındıran bir sahneydi.
Çokları onun babasına çok iyi davrandığını söylerdi, babasına bir şey demesin, hatta sokakta bir şey olsun, derdi. Ama Elif, babasının ona bir çocuk yuvası olmadan evladını bırakmadığını, bir nebze de olsa kendisine bakmış olduğunu biliyordu. Sevgi ve merhamet, sınırlı bir kaynak olduğu için, Elif artık bu bilgiyi hayatında uygulamaya koymuştu.




