08.05.2025
Sabah erken kalkıp anneme çorba yapmamı istedi, dedi koca. Anne için çorba yapan, o anneye doğmuş olan olsun.
Bu sözleri duyduğumda, oturma odasındaki eski koltuğuma oturmuş, elimde bir bardak ev yapımı komposto ile televizyonda yayımlanan yeni dizinin kapanış jeneriğini izliyordum. Saat dokuz, cuma akşamıydı, ama aklım yarınki hazırlıklara takılmıştı. Yine bir cumartesi Yine kayınvalidemin ziyareti ritualine hazırlanıyordum.
Beş uzun yıl evli olduğumuz bu sürede, haftasonları adeta bir hayatta kalma sınavına dönüşmüştü. Her cumartesi, sanki kaldırılması imkânsız bir lanet gibi
İlk başta şeyler çok masum ve sevimliydi. Ayşe Anne, evimize ayda bir kez gelirdi; oturur, gönüllü sohbet eder, torunların nasılsa olduğunu sorardı. O zaman Mehmet, samimi bir sesle şöyle derdi:
Anne yalnız, yaşlı. Babam on yıldır yok. Biraz ona zaman ayıralım, moralini yükseltelim, sohbet edelim.
Ben, Elif olarak, ona memnuniyetle katılırdım. Tabii ki kayınpederin annesiydi; yaşlı nesli saygı ve özveriyle korumak bir görevdi.
Fakat zaman içinde, durum kökten değişti.
İlk eleştiri ev işlerine yöneldi. Ayşe Anne, ilk ziyareti sırasında birden çocuğum Mehmeti koridora çağırdı:
Mehmet, evde kim zeminleri silecek?
Elif temizlik yapıyor, anne, diye şaşkınlıkla yanıtladı.
Ama linolyumda hâlâ leke var, süpürgelere toz birikmiş.
O günden beri, Ayşe Annenin her gelişi öncesinde ben bir temizlik takıntısına dönüşüyordum. Saatlerce, ter içinde, zemini iki kez yıkıyor, ardından kurutuyordum. Mobilyaları, kitap raflarını, hatta radyatörleri ve süpürgeleri de tozdan arındırıyordum. Banyoyu parlak bir ışıltıya kavuşturuyordum.
Mehmet, bir yandan sabırla açıklıyordu:
Anne çocukluğundan beri tertemiz bir ortam ister, evimiz müze gibi olmalı.
Ben ise yorgun bir sesle:
Senin için mi temizlik yapıyorsunuz? Ben sadece daha rahat olmayı istiyorum.
Bu rahatlık, bankada on saatten fazla çalışan, müşterilerin şikayetleriyle boğuşan bir kadının, evde sürekli mükemmel bir temizlik beklentisiyle boğuşması demekti.
Yıl geçtikçe Ayşe Anne daha sık gelmeye başladı; önce iki haftada bir, sonra her cumartesi.
Yalnız kalınca ev çok sıkıcı oluyor, dedi Mehmet, Onun için bir kaçış noktası lazım.
O da bir kaçamak arıyordu; sadece televizyon karşısında çay ve bisküviyle oturmak yetmiyordu. Mağazalara çıkmak, yeni bir bluz aramak istiyordu.
Mehmet, yeni bir bluz alalım mı? diye her cumartesi aynı şarkıyı mırıldanıyordu.
Ben ise alışveriş merkezlerinin kalabalık koridorlarında, uzun kuyruklarda, deneme kabinlerinde sabırla bekliyordum. Ayşe Anne, beş altı parça denedi, sonunda bir tane alırdı; ya da hiç bir şey almadan hayal kırıklığına uğrardı.
Eskiden dikiş kalitesi daha iyiydi, diye şikayet ederdi.
Ben ise öneride bulunurdum:
Başka bir mağazaya gidelim mi?
O da hevesle kabul eder, yine uzun kuyruklar ve deneme odalarıyla mücadele ederdik.
Mehmet, bu şimdiki moda maratonunda hiç yer almazdı. Kendi erkek işleri futbol maçı, garajda arkadaş buluşması, arabayı yıkama, balığa çıkma onu meşgul ederdi.
Biz kadınlar bu tür şeylerden hoşlanırız, diyerek felsefi bir yorum yapar, Ben sadece tavsiye vermekle yetineceğim.
İşten eve geç saatlerde dönen bir bankacı, yorgun bedenini kanepede dinlendirirken, bir suç dizisinin bir sahnesine gözünü dikerdi.
İş nasıl gidiyor? diye sordu Mehmet, gözlerini ekrandan ayırmadan.
Çok yorgunum, diye itiraf ettim, koltuğa çökerek.
Anladım. Dinlen. Ama yarın anne sabah erken gelecek.
Biliyorum, diye cevapladım.
Mehmet, bir plan yapmıştı:
Yarın erken kalk, anneme serbest gezen tavukla çorba yap. Ona hastalığı var, hazır çorba yerine ev yapımı bir şey lazım.
Serbest gezen tavuk? Merakla sordum:
Nereden bulalım?
Kapalıçarşıda Tavukçunun tezgahı var. Orada taze tavuk tutuyorlar, sıcak ve organik.
Saat kaçta çıkmalıyım?
Altı buçukta kalk, çarşı altı açılıyor. Sekizde eve dön, anne dokuzda var.
Beni bu planın dışına çıkarmak istemedi; Sen bu işin ustası, ben de sadece dinleneceğim. dedi.
Sabah erken uyandığımda, telefon alarmını koymadım. Alarmı koy, dedi Mehmet, ama ben içimde bir direniş hissettim. Yine de çorbayı ben yaparım, diye düşündüm.
Sabah yedi on da, kapı çaldı. Hafif yağmur damlaları camı çırpıyordu.
Kim olabilir? diye uyuklayarak fısıldadım, havluya sarılarak.
Ayşe Anne! diyerek neşeli bir ses duyuldu.
Kalbim bir anda göğsümde sıkıştı; kayınvalidemin beklenmedik ziyareti beni sarstı.
Kapıyı açtığımda, iki büyük poşet taşıyan, hafif bir trençkot giymiş, enerjik bir Ayşe Anne karşımda duruyordu.
Günaydın Elif! Çorba kokuyor mu? Çok erken mi geldim?
Boğazım sıkıştı, çorbayı dün gece duyduğum bir hayal gibi hatırladım.
Henüz çorba yok, diye kısıtlı bir sesle yanıtladım.
Ayşe Anne, Mehmet dedi ki sen erken kalkacaksın, diyerek şaşırdı.
Mehmet uyuyor, dedim.
O, çantalarını omuza atarak, Hemen çarşıya gidelim, tavuğu alalım, dedi.
Gidemeyeceğim, diye sertçe karşı koydum.
Nasıl gidemeyeceksin? Çorba? diyerek ısrar etti.
Çorbayı sipariş eden, o yapar, diye yanıtladım.
Ayşe Anne, Ama Mehmet hafta sonu çalışıyor, dinlenmesi lazım! dedi.
Ben de çalışıyorum, dinlenmeliyim, diye karşılık verdim.
Mutfağa oturduk, Hasta miden için sıcak çorba lazım, dedi.
Beş dakika sonra Mehmet, dağınık tişörtüyle ve uykulu gözlerle ortaya çıktı.
Anne! Geldin mi? diye sordu.
Ayşe Anne, Nerede çorba? Elif çorba yapmayacak mı? dedi.
Mehmet, Dün sana demiştim, erken kalk ve anneye çorba yap, diye hatırlattı.
Ben, ellerimi temiz bir havlu ile kurulayarak, gözlerine baktım:
Çorbayı annesi doğan yapar, dedim.
Sessizlik kapladı odayı.
Ne dedin? diye sordu Mehmet, şaşkın.
Uzun zamandır düşündüğüm şeyi, diye yanıtladım.
Ayşe Anne, öfkeyle bağırdı:
Nasıl söyleyebilirsin!
Sadece kelimeler, dedim.
Ama ben senin kayınvalidenim!
O da ne demek? Ben de bir hizmetçi mi?
Mehmet, Anne aile demektir, diye araya girdi.
Senin ailen, senin annen. O da ona… Çorbayı sen yap.
Bilmiyorum! diye itiraf ettim.
İnternette tarifler var, dedi Mehmet.
Sen kadınsın! diye kararsızca ekledi.
Sen uzaylı mısın? diye bağırdı.
Ayşe Anne, Anlıyorum yorgunsun, ama aile görevleri dedi.
Görevler mi? Sizinki nerede? diye savundum.
Ben yaşlı bir kadınım
Ama hâlâ dağınık ev, alışveriş, eğlence ister. O kadar da yaşlı değil.
Kayınvalidem öfkesini toparlayamadı. Beş yıl bu şekilde dayanmak zorunda kaldım, yoruldum!
Ben mutfağa gidip küçük bir tencereye yulaf koydum.
Ne yapıyorsun? diye sordu Mehmet.
Kendi kahvaltımı hazırlıyorum.
Ya bize?
Siz zaten büyüksünüz, kendinize bakabilirsiniz.
Ayşe Anne, Bu doğru değil! diye bağırdı.
Ne doğru değil? Ücretsiz ev hizmetçisi olmak istemiyorum, dedim.
Ben senin annen!
O zaman annelerine bakmalısınız, diye cevap verdim.
Mehmet, Kafede mi gidelim? diye önerdi.
Kafe pahalı, mideye zararlı, dedi Ayşe Anne.
O zaman evde bir şey yap, dedi Mehmet.
Ben yapmayacağım! diye haykırdı.
Ben de yemek yapamam! diye patladı Mehmet, Elif, aileye bakman lazım!
Kendi aileme bakarım, başka birinin annesine değil, diye savundum.
Ayşe Anne gözyaşları içinde, Ne kadar acımasızsın! diye haykırdı.
Acımasızlık, beş yıl birini hizmetçi gibi kullanmak demektir, dedim.
Nereye gidiyorsun?
Kendi işime; siz yetişkin, ne yapacağınızı kendiniz karar verin.
Banyoya çekildim, sıcak su yorgunluğumun izlerini sildi.
Mutfakta iki yetişkin, çorba mı pişirecek, yoksa sadece bir kase yulaf mı…
Bu sabah, bir kez daha anladım ki, aile sadece kan bağından ibaret değil; aynı zamanda saygı, sevgi ve paylaşımın bir dengesi. Bugün bu dengenin yeniden kurulması gerektiğini hissettim.




