Baba, lütfen bugün okula gelme, tamam mı?
Neden, Nazlı? Ödül alacaksın, o anı çok merak ediyorum.
Hayır, baba. Çocuklar, anne babalar gelecek, herkes… Peki ya sen?
Ben ne?
Çamura, toza bulaşmışsın, baba. Yine işten direkt çıktın. Onlar gülecek…
Adam bir an donakaldı. Elinde yol kenarında kopup soldurulmuş bir çiçek titriyordu.
Haklı söylüyorsun, kızım, sessizce fısıldadı. Acele ettim, kıyafetimi bile değiştiremedim. Geç kalmak istemedim.
Sadece gelme! bağırdı kız, utanmış gibi. Çok utanacağım!
Başını salladı, hafifçe gülümsedi.
Tamam, Nazlı. Gelmeyeceğim.
Çevrildi ve o tek çiçeği sıkıca tutarak yürümeye başladı.
İkisi, Mehmetnin bir zamanlar tek başına inşa ettiği, kil ve çamurdan yapılmış ufak bir kulübede yaşıyordu.
Annesi, Nazlı beş yaşındayken evden ayrılmıştı.
Mehmet sabah sabah işe, akşam akşam eve dönerken soğuğa, yağmura karşı koyar, kızına bir kitap, bir çift ayakkabı, bir paket süt alabilmek için çalışırdı.
Baba, bu evde buzdolabı yok!
İyi de, kızım. Balkon yeterince serin, gülümseyerek yanıtladı.
Yıllar geçti. Nazlı çok iyi bir öğrenci oldu, yarışmalarda birincilikler kazandı, Ankaradaki üniversiteye girdi.
Mehmet ona sahip olduğu her şeyi verdi.
Al bakalım, kızım, barınmak için.
Ama sen artık hiçbir şeye sahip kalmayacaksın!
Bende kalacak en değerli şey var seninle gurur duymak.
Döneceğim, söz veriyorum! Ve seni yanımda götüreceğim! dedi Nazlı.
Mehmet sadece elini salladı.
Gereksiz, kızım. Bu bahçeye, tavuklarıma, sessizliğe alıştım zaten.
Zaman akıp gitti. Mehmet sık sık telefon eder, Nazlı ise yanıtlamaktan daha da çekinir hâle gelirdi.
Baba, meşgulüm, sonra ara, derdi.
Tamam, canım. Aç kalma, yeter ki yaşa.
Bir gün haber vermeden geldi. Elinde ev yapımı yemek dolu bir çanta: lahmacun, ekmek, bir dilim baklava.
Apartman görevlisi kapıda durdu:
Kiminizi arıyorsunuz, amca?
Kızımı, Nazlıyı, Göktürkte.
Ah, Elmas Etkinliğinde çalışan o hanımefendi mi? Bugün büyük bir organizasyon var, paketini burada bırakın.
Hayır, bir anlık da olsa ona bir şeyler vermek istiyorum.
O, yardımseverlik gecesinin yapıldığı otelin lobisine yöneldi. Nazlı sahnenin yanında, şık ve kendinden emin, tanınmış insanlarla birlikte duruyordu.
Mehmet çekingen bir şekilde yaklaştı.
Nazlı… benim babanım, Mehmet.
Nazlı aniden döndü.
Baba! Burada ne yapıyorsun?!
Sana biraz ev yemeği getirdim…
Lütfen gidin! Bu özel bir davet!
Çanta yere düştü, kutular ayaklarının altına yuvarlandı. Mehmet toplarken fısıldadı:
Özür dilerim… seni mahcup etmek istemedim.
Sessizce uzaklaştı. Temizlikçi geldi, eşyaları toplamasına yardım etti.
Üzülme, baba. Çocuklar dönecek… belki ama çok geç.
Mehmet hüzünle gülümsedi.
Evet, kimse beklemiyorken.
Yıllar geçip uzadı. Nazlı evlendi, kariyer yaptı, babasının öldüğünden bahsetti. Bir gün şirketi, küçük bir kasabada yardım gecesine davet edildi. Sıradan İnsanlar, Büyük Kalpler temalı bir etkinlikti.
Sahneye, yaşlı bir adam çıktı. Ellerinin deri gibi çirkin, bakışı yumuşacıktı.
Benim adım Mehmet. Büyük bir insan değilim ama aşkı biliyorum. Tek başıma bir kız çocuğu yetiştirdim. O çok uzağa gitti, ama her gün onun için dua ediyorum. Eğer duysa, ona şöyle derdim: Seni seviyorum, beni unutmuş olsan bile.
Salon bir anda sessizliğe büründü. Nazlı ellerini kapatıp ağızını örttü.
Baba…
Koşarak sahneye çıktı, babasının kollarına atladı.
Özür dilerim! Sana utanmıştım!
Mehmet onu sıkıca sarıp, kısık sesle fısıldadı:
Kızım… ben seni çoktan affettim. Sadece bekliyordum.
Hikayeleri ülke çapında konuşuldu. Nazlı, yetim çocuklar ve yalnız yaşlılar için Babanın Kalbi adında bir vakıf kurdu. İlk büyük gecesinde gözyaşları içinde şöyle dedi:
Bana her şeyi öğreten adam, hiç eğitimi olmayan ama bana en değerli dersi verdi: Gerçek sevgi utanmaz.
Babasıyla elini tutarak:
Baba, bugün sen onur konuğusun.
Salon ayağa kalktı. Mehmet gözyaşları içinde gülümseyerek:
Biliyor musun kızım… acı geçer ama sevgi asla geçmez.




