15 Mayıs 2024
Büyükannemin hastalığını öğrendiğimde, onun sakinliğine şaşırdım. Mutfakta oturup çayını yudumladı, pencereye bakarak şöyle dedi:
Evde oturup ölümü beklemeyeceğim. Yaşadığım sürece nefes alacağım.
O zaman altmış yaşındaydı. Alçak boylu, daima gülümseyen bir kadın, yılların, sorumlulukların ve kayıpların üzerindeki içindeki kıvılcımı hiç söndürmemişti. Hayata dair arzusu vardı; sessiz ama inatçı bir bahar çiçeği gibi, taşların arasından çıkmaya çalışan bir tomurcuk gibiydi.
Tüm hayatını Eskişehirin eski ama sıcak bir mahallesinde, elma, nane ve taze ekmek kokusuyla dolu evde geçirdi. Beş çocuğunu burada yetiştirdi, torunlarına yardımcı oldu, misafirleri karşıladı ve kışların soğuğunu burada geçirdi. Ev onun bütün evreniydi. Ancak, bu evde hayatının sonuna gelmek istemediğini fark etti.
Teşhis konulduktan bir ay sonra, evi sattı. Kimseye söylemedi; sadece genç teyzem Ece, notere kadar eşliğini yaptı. Diğerleri bunun farkına rastgele vardılar. Kuzenim Ali, ziyarete geldiğinde boş duvarları gördü; mobilyasız, perdesiz, bir zamanlar her adımı karşılayan kek kokusundan yoksun bir ortam. Kapıdaki tabela Özel Mülk yazıyordu.
Birkaç gün içinde bize sesli bir mesaj gönderdi. Sesi dengeli, kararlı ve hafif bir tebessümle doluydu:
Ben özür dilemeyeceğim. Bu benim kararım. Bütün ömrüm çalıştım; şimdi ise yaşayabileceğim sürece yaşayacağım.
Evin satışından elde ettiği para ile, yurt dışına çıkmadı, lüks otellere gitmedi. Türkiyenin dört bir yanını, Antalyanın mavi kıyılarını, Kapadokyanın peri bacalarını, Şanlıurfanın tarihî sokaklarını ve kırsal kasabaları keşfetti. İnsanların hâlâ caddede selamlaştığı, çay ikramının bir ritüel olduğu yerlerde dolaştı.
Bize kartpostallar, kısa notlar ve fotoğraflar gönderdi; güneşli, bronzlaşmış, yeni arkadaşlarıyla birlikte. Bazen birkaç hafta kaybolur, sonra tekrar belirirdi: kendisiyle uzun bir sohbetin ardından huzura kavuşmuş gibi, ilham dolu, sakin bir halde.
Aile içinde bazıları onun bu hareketini anlayamadı. Nasıl olur? Bu ev, anılar, çocuklar, torunlar! diye bağırdılar. Diğerleri ise cesaretine hayran kaldı. Büyükannem ise alttan alttan şöyle yanıt verdi:
Duvarları bırakmak istemiyorum. Yaşadığımın hatırasını bırakmak istiyorum.
Ve gerçekten de yaşadı. Son yılını belki de ilk kez tamamen kendine adadı. Gözlerinde eski fotoğraflarda gördüğümüz parıltı yeniden belirdi. Her sabaha sevincini yeniden öğrenmiş, mutluluğu daha sonra diye ertelemeyi bırakmıştı.
Vefat ettiğinde küçük bir valiz bulduk. İçinde onlarca bilet, turistik haritalar, eski kartpostallar, gittiği kafelerin notları ve yüzden fazla fotoğraf vardı: deniz kenarında, dağlar arasında, eski evlerin ve sokakların önünde gülümseyen bir kadın. Her bir kare hayat, hareket ve ışık doluydu.
Ev artık yoktu. Paran da kalmadı. Ancak özgürlük kaldı en değerli hazinesi. Kendi kendine olma, istediği gibi yaşama özgürlüğü, izin beklemeden ve geriye bakmadan.
Şimdi sık sık düşünüyorum: Eğer sadece az bir zamanımız kalsa, ne yapardık? Dört duvar içinde, alıştığımız nesneler ve korkular arasında mı kalırdık? Yoksa sonunda bir gün demek yerine şimdi diye yaşamaya cesaret eder miydik?
Belki de asıl bilgelik, ölümün beklenmesi değil, hayatı açık gözlerle karşılamaktır. Büyükannem bunu yaptı; ben de bundan ders aldım. Özgürlüğü kucaklamak, anı yaşamak ve her günün kıymetini bilmek… Bu, bana kalan en büyük miras.




