Bugün köyde herkesin dilinde bir dedikodu vardı. Komşular, dul kalan Ayşe’nin evinde bir erkek gördüklerinde fısıldaştılar: “Bak şimdi, ne diyecekler şimdi?”
Bu köyde herkes birbirini bilirdi: kimin kiminle akraba olduğunu, kimin ne zaman patates ektiğini, kimin kaç kez boşandığını… Hiçbir şey gizli kalmazdı. Bu yüzden, dul Ayşe yeni bir adamı eve getirdiğinde, herkes sessizce, “Dayanamadı işte,” diye mırıldandı. Ama kimse sesli söylemiyordu, çünkü Ayşe çalışkan, namuslu bir kadındı ve tek başına iki çocuk büyütüyordu.
Mehmet, onların evine sonbaharda gelmişti. Sessiz, güçlü elleri çapa ve çekici iyi tanırdı. Gözlerindeki sakinlik, çocuklara tepeden bakmıyor, sanki her şeyin yoluna gireceğine inanıyor gibiydi. Elif dokuz, Ali ise on iki yaşındaydı, ama babalarını neredeyse hatırlamıyorlardı; çocuklar daha birinci sınıfa giderken kaybettiklerdi.
İlk haftalarda Elif, üvey babasına kuşkuyla bakıyordu.
“Anne, o bizde ne kadar kalacak?” diye sormuştu bir gün.
“Allah ne verdiyse, kızım. O iyi bir adam,” diye cevaplamıştı Ayşe ve sessizce eklemişti: “Ben her şeyi tek başıma taşımaktan yoruldum.”
“Biz sana yardım ediyorduk,” diye söylenmişti Ali.
“Ediyordunuz. Ama siz çocuksunuz. Ben de sadece dertler içinde değil, biraz da sıcak bir yuva içinde yaşamak istiyorum.”
Mehmet lafı uzatmıyordu. Ona alışmalarını bekliyordu. Her sabah odun kırıyor, çitleri tamir ediyordu. Bir akşam da sepetle civcivleri eve getirdi:
“Çiftliği yeniden canlandırmak lazım. Hem çocuklar taze yumurta yer.”
“Sen niye bunları yapıyorsun?” diye sordu Elif, hâlâ şüpheyle ama civcivleri sevmişti.
“Çünkü artık sizinlesiniz. Kan bağımız olmasa da, birlikte yaşamak işi ve iyiliği paylaşmak demektir.”
“Benim babamın da tavukları var mıydı?”
Mehmet duraksadı, sonra cevapladı:
“Baban iyi bir adamdı. Onu tanırdım. Birlikte değirmende çalışırdık. Senin hakkında çok konuşurdu. Sana tıpat gibi benziyorsun.”
Elif merdivenlere oturdu, Mehmet’in civcivlere su verişini izledi. İlk kez düşündü: “O babamın yerini almak istemiyor. Sadece yanımızda olmak istiyor.”
Kışın Mehmet, Ali’ye marangozluk öğretmeye başladı.
“Bu rende. Telefondaki oyun gibi değil, burada ellerin ne yaptığını bilmeli.”
“Ben oyun oynamıyorum!” diye homurdandı Ali.
“Kavga etmiyorum. Sadece, bir erkeği erkek yapan elleri ve kafasıdır.”
“Sen niye hiç kavga etmiyorsun?”
Mehmet gülümsedi.
“Çünkü bir şey kazandırmadığını biliyorum. Yüz kez bağırmaktansa, bir kez anlatmak daha iyidir.”
Bahar geldiğinde köylüler ormandaki pınarı temizlemek için toplandı. Ali ve Elif gitmek istemiyordu.
“Gençler gitsin!” diye söylendi Ali.
“Biz neyiz, yaşlı mı?” diye güldü Mehmet. “Gidin, çünkü hayat boyu başkasının yapmasını bekleyemezsiniz. İnsan, zorlanmasa bile eline küreği alınca güçlüdür.”
İşte o gün çocuklar ilk kez köylülerin Mehmet’e, “Oğlan ve kız senin mi?” dediğini duydu. Mehmet sadece, “Benim. Artık kendilerinden oldular,” diye cevapladı.
Elif Ali’ye sessizce dürttü:
“Duydun mu?”
“Duydum.”
“Ee, ne düşünüyorsun?”
“Bilmem… içimi ısıttı. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi.”
Bir gün Ali okuldan çok üzgün geldi. Annesi sorunca, arkadaşlarıyla kavga ettiğini itiraf etti.
“Neden?” diye sordu Ayşe, gözyaşlarını tutmaya çalışarak.
“Çünkü Mehmet amcanın bana babam gibi olduğunu söyledim. Onlar da, ‘Demek üvey babayla büyüdün,’ dediler. Ben de dedim ki, ‘İyi bir üvey baba, hiç olmayan öz babadan daha iyidir.'”
Mehmet sessiz kaldı. Ali’nin karşısına oturdu.
“Sana baba demeni beklemiyorum. Ama bil ki, oğlum: Seni asla bırakmam. Ne derse desinler.”
“Ben de istemiyorum zaten. Ama… ‘baba’ demek henüz zor.”
“Acele etme. ‘Baba’ kelimesi ekmek gibidir; öylesine çiğnenmez. Olgunlaşması gerekir.”
İki yıl geçti. Ali dokuzuncu sınıfı bitiriyor, teknik lisede makine mühendisliği okuyacaktı. Bir akşam avluda oturmuşlardı: yıldızlar, kurbağaların sesi, kekik kokusu…
“Mehmet amca…” dedi Ali aniden. “Mezuniyette bir konuşma yapacağım. Benim için örnek olan biri hakkında. Senin hakkında konuşmak istiyorum. Olur mu?”
Mehmet öksürdü, başını salladı.
“Abartma yeter,” diye fısıldadı.
“Yürekten konuşunca abartmaya gerek kalmaz.”
Mezuniyette Ali, “Ben beşikten beri yanımda olmayan ama gerçek bir baba gibi olan adam”dan bahsetti. Ayşe ağlıyordu. Kalabalıkta bir kadın fısıldadı:
“Üvey baba deyip geçmeyin. Ruhlar yakınsa, kan da yakındır.”
Mehmet’in 50. yaş gününde Elif ona işlemeli bir gömlek ve bir mektup verdi:
“Baba, odunlar, tavuklar, sabrın ve bize iyiliği beklemek yerine onu yaratmak öğrettiğin için teşekkürler.
Sen bizim babamızsın çünkü zorunda değil, istediğin için öylesin. Bu yüzden seni daha çok seviyoruz.”
Mehmet uzun süre mektubu sessizce okudu. Sonra Ayşe’ye döndü:
“İşte b




