Kız, babasını gereksiz bir nesne gibi terk etti: Yürek parçalayan bir gerçek

PierreLuc Dumont, hiç aklına gelmezdi ki günlerini yabancı bir kapı ardında, hemşirelerin gözetiminde ve çocukları tarafından terk edilmiş insanlarla çevrili bir yerde geçirecek. Daha iyi bir yaşamı hak ettiğini düşünüyordu: saygı, sevgi, biraz huzur. Hayatı boyunca çalışmış, ailesinin geçimini sağlamış, tek mutluluğu eşi Élodie ve kızı Margaux etrafında bir hayat kurmuştu.
Élodie ile otuz yılı aşkın bir süre el ele yürümüş, adeta bir bütün olmuşlardı. Onun vefatının üzerinden dört yıl geçince ev soğuk, sessiz bir hâl almıştı. Tek tesellisi Margaux ve torunu Amélieydi. Mümkün olduğunca yardımcı oluyordu: çocuğu bakıyor, harçlıklarını alışverişe harcıyor, kızının ve damadının dışarıda olduğu ya da çalıştığı zaman ona göz kulak oluyordu. Her şey bir anda değişti.
Margaux, PierreLucu mutfakta dolaşırken garip bakmaya başladı. Öksürüğü onu rahatsız ediyordu. Baba, sen artık yeterince yaşadın, başkalarına yer aç! diye tekrarlayan bir nakarat hâline geldi. Doktorlar ve televizyonlu konforlu bir huzurevi düşüncesi sıkça dile geliyordu. PierreLuc ise direndi.
Margaux, bu benim dairem. Eğer sıkışık hissediyorsan kayınvalidenin evine git. O tek başına üç odalı bir dairede yaşıyor.
Biliyoruz ki anlaşamıyoruz. Bir daha bunu söyleme! diye yanıtladı.
Sadece evi geri almak istiyorsun. Babanı kovmak yerine, bir iş bul!
Margaux ona bencil dedi, bir çözüm bulurum diye tehdit etti. Bir hafta sonra valizini topladı. Kaçmak istediği için değil, artık evinde bir yabancı gibi hissettiği için. Sessizce gitti. Margaux ışıldadı. Kapıya kadar onu uğurlamaya bile hazırdı.
Huzurevine vardığında ona dar, bir pencere ve eski bir televizyonlu bir oda tahsis edildi. Günlerini bahçede, gökyüzünün altında, kendisi gibi unutulmuş diğer insanlarla geçiriyordu.
Çocuklar sizi buraya mi getirdi? diye bir komşusu bir gün sordu.
Evet, kızım beni gereksiz bir yük hâline getirdi, diye gözyaşlarını tutarak yanıtladı.
Ben de aynı durumdayım. Oğlum eşini seçti, beni dışarı attı. Ben Colette.
Ben de PierreLuc. Memnun oldum.
İkisi arkadaş oldu. İki kişi olduğunda acı daha hafifti. Bir yıl geçti, Margaux hiç aramadı, gelmedi.
Bir gün okurken tanıdık bir ses onu irkitti.
PierreLuc? Burada sizi görmeye inanmıyorum, diye eski komşusu, sakinleri incelemeye gelen doktor Claire şaşırdı.
Evet, bir yıl oldu. Kimse beni istemiyor. Bir kelime bile duymadım.
İlginç Margaux, kırsalda bir ev almıştınız, dinlenmek için diyordu.
Keşke Burada çitler arkasında çürümek yerine dedi.
Claire kafasını salladı, rahatsızdı. Turları bittikten sonra tekrar geldi. Konuşması aklında takıldı. İki hafta sonra bir teklif yaptı:
PierreLuc, annemin Provenceteki evi boş. Geçen yıl gitti, eşyaları sattık. Ev sağlam, yanında bir nehir ve bir orman var. İsterseniz size kalır. Geri dönmem, satmak kalbimi parçalar.
PierreLuc gözyaşları içinde kalbini açtı. Kızı ona asla vermek istemediği şeyi bir yabancı sunmuştu.
Bir ricam olur mu? Burada Colette adında bir kadın var. O da yalnız. Birlikte gitmek isterim.
Tabii ki, dedi Claire. Colette kabul ederse sorun olmaz.
PierreLuc Coletteye koştu:
Hazırlan! Gidiyoruz! Provencete bir ev, temiz hava, özgürlük. Burada kalmak ne işe yarar?
Hadi gidelim! Yeni bir hayata!
Valizlerini topladılar, erzak aldılar. Claire, otobüse binmelerini reddederek kendisi sürmeye karar verdi. PierreLuc ona sarıldı, minnettarlığını kelimelere dökemedi. Margauxa bir şey söyleme. Onu duymak istemiyorum, diye fısıldadı.
Claire gülümsedi, onayladı. Yaptığı olağanüstü bir şey değildi; sadece insani bir davranıştı. Bugün itibariyle neredeyse bir kahramanlık örneği.

Rate article
Lifequest
Kız, babasını gereksiz bir nesne gibi terk etti: Yürek parçalayan bir gerçek