Kocamın Akrabaları Arkamdan Fısıldaşırken, Onların Bilmediği Şey: Dün Milyonlar Kazandım…

kayınvalidem, Fatma Hanım, bana sırtımdan fısıldıyor. Fakat onlar dün kazandığım milyonları bilmiyor…

O elbiseyi bir daha giymeyecek misin, Ayşegül? Seni ucuz gösteriyor.

Fatma Hanım bunu yumuşak, ipek gibi bir ses tonuyla söylüyor; sanki eski bir kaşmir şal gibi, ama kelebekler tarafından aşınmış bir ton.

Sözünü omzundan atarak koridorda yanımdan geçiyor, başını bile çevirmeden.

Aynanın önünde duruyorum. Yazlık bir elbise; en sevdiğim. Mert, sen bir Fransız filminden bir kahraman gibisin derdi.

Beğenmedin mi? diye soruyorum, sesimi sakin tutmaya çalışarak.

Fatma Hanım yavaşça dönüyor. Porselen gibi pırıl pırıl bir yüzü, küçümseyen bir yorgunluk ifadesi taşıyor.

Benimle ne alakası var, kızım? Durum statüye bağlı. Oğlum büyük bir projenin yöneticisi. Karısının indirimli bir satıştan yeni çıktığını düşünmesini istemiyorum.

Gözleri başımdan ayaklarıma süzüyor; ucuz sandaletlerime ve ağır altın takı eksikliğime dokunur gibi hissediyorum.

Sorun değil, hallederiz. Selin butiğe gidiyordu. Sen de onunla gel. Nasıl bir kadın giyinmesi gerektiğini öğretecek.

Selin, kayınbiraderim, odasından çıkıyor sanki bir sahne bekliyormuş gibi. Üzerinde ipeksi, pahalı bir marka, kayıtsızca gösterişli.

Anne, bu boşuna. Tadınız yok, diye alay ediyor, beni bir hayvanat bahçesindeki tuhaf bir yaratık gibi inceliyor. İyi şeyler giymek asil olmak gerekir. Burada

Cümleyi bitirmiyor ama anlıyorum. Burada demek, benim, küçük bir kasabadan gelen, Lyoshanın altın çocuğunun bir şekilde ailesine sürüklediği yetim kız olduğum.

Cevap vermiyorum. Başımı sallayıp bana tahsis edilen odaya gidiyorum. Mahalledeki komşular evimizi su basmış; bitmek bilmeyen tamiratlar sürerken, Mertin anne ve babası kibarca bizi evlerine kabul etmiş.

Mert acil bir ay sürecek iş gezisine gidiyor, Seninle kalın daha iyi olur, alışacaklar, diyor gidişinde.

Kapıyı kapatıp sırtımı ona yaslıyorum. Kalbim boğazımda çarpıyor; acıdan değil, iki haftadır birikmiş soğuk, sessiz öfkeyle.

Dizüstü bilgisayarımı açıp satranç platformuna giriyorum. Dün akşamki dünya çevrimiçi turnuvasının finali hâlâ ana sayfada. Kullanıcı adım Sessiz Hamle ve ülkemin bayrağı, Amerikalı büyükusta avatarının üstünde yanıyor.

Altında ödül tutarı yanıyor: bir buçuk milyon dolar.

Sayıları izlerken Selinin sesi kulağımda çınlıyor: Asil olmak gerekir

O akşam akşam yemeğinde kayınpederim, Ahmet Bey, telefonla problemli bir varlık hakkında bağırıyor, ardından bana sinirli bir bakış atıyor.

küçük bir meblağ bile akıllıca yatırılmalı, boş harcamalar olmaz. Sen, Ayşegül, evlenmeden ne iş yapıyordun? Analist mi?

Finans analistiyim, diye sakin cevaplıyorum.

İşte böyle, diye devam ediyor, düzeltmemi duymadan. Ne gibi meblağlar yönettin ki

Selin roka ve karidesli roka salatasına gülerek burun çeviriyor.

Babam, ilk yıldönümünde Lyoshaya gümüş kol düğmesi almıştı. Altı ay biriktirmişti.

Fatma Hanım gülerek Kol düğmeleri çok güzel, Lyosha onları beğeniyor, diyor.

Bizim çocuğumuz her şeyi sever, diye ekliyor.

Bu sevmek kelimesinde şehirleri zehirleyecek bir zehir var. Telefonumu sessizce çektiriyorum; banka uygulaması açık, ödül parası hâlihazırda hesabıma geçiş yapmış, TLye dönmüş.

Üç çiftçi gibi giyinmiş yüzlerine bakıyorum; beni hiç tanımıyorlar. Ben sadece oğullarının bir hatası, parasız bir yabancıyım, ya yeniden şekillendirilecek ya da atılacak.

Ve bir süre daha bu şekilde yaşamalarına izin veriyorum.

Ertesi gün yeniden giydirme seansına götürüyorlar. Selin beni butiğe götürürken, bir köpek gibi yürüyen bir köpek gibi gösteriyor.

Fiyata bakıp bir yıllık maaşımı tutan elbiseler gösteriyor.

Bak, ne kadar güzel, diye bir ipek tulumu bana uzatıyor. Deneyin. Anne ödeyecek.

Fiyat etiketine bakıp başımı sallarım.

Selin, bu çok, kabul edemem.

Lütfen, zavallı kız rolünden sıkılın, diye alayla söyler. Biri bir şey verince al ve mutlu ol. Ailemize Lyoshanın karısını giydirmek yetmez mi?

Satış görevlisinin önünde sesini yükseltir, Paketle, eve gönder. der.

Gün boyu benim fikrim olmadan alışveriş yapıyor. Akşam çantaları açarken Fatma Hanım dili kırıyor.

Artık insan gibi görünüyor. Eskiden bir zavallı gibi dolaşıyordun.

Klasik bir markanın çantasını ellerine alıp, Al, sıkıldım, sana alırım. Çöp atmak zorunda değilsin. diye veriyor. Bu hediye değil, artık ona gerekli olmayan bir miras.

Teşekkür ederim, diye alıyorum, sesim başka birinin gibi.

Akşam saatlerinde Ahmet Bey haber izlerken yanına oturuyorum.

Misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederim, ama

Ama demeden kesiyor, ekrana bakıyor. Sen bizim evladımızın eşi, ona bakmak görevimiz.

Anlıyorum, ama bana hayatımı yeniden şekillendirmeye çalışıyorsunuz. Kendi işim, kendi hayatım var.

Bu sözlerim Fatma Hanımın kulağına çalıyor.

İş mi? Ayşegül, ne iş? Senin asıl işin Lyosha, ona rahatlık sağlamak, çocuk yapmak. Bizim bütçemize göre senin paranın önemi gülünç.

Para değil, diye itiraz ediyorum, Kendimi gerçekleştirmek.

Kendini mi? Selin sahneden çıkıp teatral bir kahkaha atıyor. Ofis kağıtlarıyla uğraşmak kendini bulmak mı? Çocuk doğur ve anlayacaksın.

Onlar odada ben olmadan konuşuyor, geleceğimi projelendiriyorlar.

O gece Mert video görüşmesi açıyor. Yorgun ama gülümseyen yüzü ekranda beliriyor.

Nasıl gidiyor sevgilim? Seni zorlamıyorlar mı?

Gülümsüyorum.

Her şey yolunda canım, çok ilgili.

Satranç benim babamla paylaştığım gizli bir dünya, ona bir kez Harika bir hobi, kedi gibi demiştim. Şimdi susuyorum, sevdiğim şeyi korumak için sessiz kalıyorum.

Seni çok özledim, diyor Mert.

Ben de, çok. diyorum.

Ardından dizüstü bilgisayarımı tekrar açıyorum; satranç platformu değil, lüks emlak sitesine giriyorum. Sanki Serebryany Borda bir townhouse, teraslı bir çatı katı bakıyorum. Seçim yapmıyorum, sadece alanı inceliyorum; savaş alanını ölçüyorum.

Her alay, her küçümseme içimdeki çeliği daha da sertleştiriyor.

Çatıyı kırılmayan çelik gibi donuyorum.

Çarşamba günü Fatma Hanım odamı derin temizlik yapmaya karar veriyor, ben olmadan.

Ayşegül, bir şey temizlik yaptım, toz aldım, diyor, yatak altındaki o çöp neydi? Eski bir tahta ve kırık oyuncaklar.

İçimde bir şey kayıyor; eski satranç tahtamı hatırlıyorum. Babam altı yaşındayken el yapımı, her taşı o oyukla oyuk oyulmuş, verniklenmiş.

Nerededir? diye soruyorum, sesim düz.

Bahçıvanın verdi, torunları oynasın diye. Böyle bir şey evde kalmaz, antika değil, çöp. Görünüşü bozar.

O kadar sıradan bir şekilde söylüyor ki sanki eski bir gazete atar gibi. O tahtayı, hatıralarımın, ruhumun bir parçasını silmiş.

Odama gidiyorum, tahtanın eskidiği yer boş. Parke ışıldıyor, parlatılmış.

Bir değişim anı yaşıyorum. O küçük aşağılamalar, pahalı kıyafetler, dersler bir oyun; ama bu, en hassas noktamı vurdu.

Odadaki oturma odasına çıkıyorum; Fatma Hanım ve Selin çay içip İtalya seyahati planlıyor.

Gözlerimi bana çeviriyorlar; gözyaşı bekliyorlar belki, ama ben sakinim.

Fatma Hanım, diyorum, titremeden, Bahçıvana tahtayı verdiğinizi söylediniz. Lütfen arayın, geri istiyorum.

Kaşları şaşkınlıkla kalkıyor.

Ayşegül, çocuk kalmasın. O ne işe yarar? Lyosha yeni bir tane alacak, fildişi ister istersen.

Fildişi istemiyorum, diyorum. Benim babamın anısı lazım.

Selin alayla kahkaha atıyor.

Böyle bir drama? Bahçıvan gitti zaten.

Fatma Hanım, Evet, gitti, diyerek kaçınıyor. Yoksa bir şey.

O hafifleyici gülümsemesi son damla oluyor.

Telefonumu çıkarıp birkaç gün önce kaydettiğim lüks emlak acentesinin numarasını çeviriyorum.

Merhaba, ben Anna. Serebryany Borda townhouse konuşmuştuk. Şimdi karar verdim, teklif vermek istiyorum.

Oda sessizliğe bürünür; Fatma Hanım ve Selin bardaklarını tutmuş, yüzleri düşer.

Fiyat uygun, belgeleri hazırlayın, beş dakikada fon kanıtını e-posta ederim. Kredi yok, tamamen kendi param. diyorum, Fatma Hanımın şaşkın bakışlarına bakarak.

Ayrıca bir peyzaj tasarımcısı ve bahçıvan istiyorum, başka şeyleri atmasın.

Telefonu kapatıp masaya koyuyorum, ilk defa gerçek bir gülümsemeyle. Rakibin şahı mat ettiği bir hamleyi yaptığım an gibi.

Selin bağırıyor: Ne? Hangi townhouse? Bu parayı nereden buldun?

Fatma Hanım panik içinde, Bu bir şaka mı? diyor.

Ben koltuğa oturup bademli kurabiyeyi alıyorum.

Şaka değil. Dünya satranç şampiyonasını kazandım ve para aldım.

Selin gülmeye çalışıyor, boğazından çıkan bir ses.

Satranç mı? Sen? Şaka yapma. Sen sadece Ayşegül.

Evet, sadece Ayşegül, diyorum sakin. Babam gibi satranç oynadım. O tahtayı bahçıvana verdiğiniz tahtada.

Tam o sırada kayınpeder Ahmet Bey odaya giriyor.

Ne oluyor?

Selin bağırıyor: Kayıp gitti, bir townhouse alacak, satrançta milyon kazandı!

Ahmet yalnız gülmeyen tek kişi; gözlerinde bir hesaplama parlıyor.

Ne para? diye soruyor iştahlı bir sesle.

Bir buçuk milyon dolar, diyorum aynı sakinlikle.

İnlemeye başlayan Fatma Hanım, elleri ağza değiyor. Dünyaları devrilmiş gibi hissediyorlar.

Tam o anda kapı çalıyor. Mert kapıda, bir gün erken dönmüş, sürpriz yapmış.

Anne, baba, geldim! Ne

O, yüzlerimizi gördüğünde durur. Fatma Hanım çabuk ona koşar.

Lyoshenka, Tanrıya şükür! Karın inanılmaz şeyler söylüyor!

Ne söylüyorum, Fatma Hanım? diye soruyorum. Gerçek mi?

Mert şaşkın.

Ayşegül, ne oldu?

Ben her şeyi anlatıyorum: Yoksul bir kervancı gibi muamele edildi, elden ele geçen eski kıyafetler, küçümseyen dersler, babamın tahtasını çöp olarak atmanız.

Mert ağır bir sesle soruyor: Anne, bu doğru mu? Tahtı çöp mü sandın?

Fatma Hanım, Ama o sadece eski bir şeydi! İyi niyetliydim! diyor.

İyi niyetli mi? Üç haftadır eşimi arka planda aşağılıyor, bir yetim gibi şekillendirmeye çalışıyor mu?

Babası, kız kardeşi sessiz, gözleri yere bakıyor; gururları eriyormuş gibi.

Ve sen, sessiz kaldın, dünya şampiyonasını kazandın. Ayşegül Kim oldun? Neden bilmediğim bir şey?

Bu benim oyunumdu, senin değil. Seni seviyorum, ama düşündüğünüz kişi değilim.

Elini tutuyorum.

Artık burada kalamam.

On dakika içinde Mert bir bavulla geliyor.

Ben de geliyorum. Özür dilerim, onlara, sana. Kör gözlerim için.

Eşyalarımı ve hiç giymediğim markalı elbiseleri topluyoruz. Oturma odasından geçerken aile hâlâ aynı pozda, taş gibi duruyor.

Gideceğiz, diyor Mert. Karımı bir daha rahatsız etme.

Arabaya binerken Mert elimi tutuyor.

Bir buçuk milyon dolar Ben senden daha zenginim, diyor hafif bir tebessümle.

Para hakkında değil, diyorum, şehir ışıkları geçip giderken. Hiç de öyle olmadı.

Mert anlıyor; bu hak, özgürlük, kendine saygı.

Altı ay geçti. Yeni townhouseumuzda geniş oturma odası, Karelian kayın ağaçlarından özel bir masada eski satranç tahtam duruyor.

Mert bahçıvanı ertesi gün buldu; tahtayı çöp yerine bir kulübeye koymuş, atmak istememiş. Onu on kat daha fazla bir meblağa alıp bize getirdi; ailesinin sessiz bir özrüydü.

Artık onlarla konuşmuyoruz, gerek yok. Mert gözleriyle gördü, yeterliydi.

Kayınları soğuk bir nezaketle arıyor, sarayımızı görmek isteriz diyor. Fatma Hanım hâlâ parlak Ayşegül diye hitap ediyor.

Mert ise Eşine saygı duymadınız, şimdi zenginsiniz, ikiyüzlülük istemiyorum. diyor.

Bir gün Selin marketin önünde beni yakalıyor, Ayşegül, bir iş fikrim var, yatırım yapar mısın? Şimdi bir yatırımcısın, diye gülüyor.

Başımı sallayıp Hayır, Selin. Ben yatırımcı değilim, satranççıyım. Kaybeden oyuna yatırım etmem. diyorum.

Çocuklar için çevrimiçi satranç okulu açıyorum, Sessiz Hamle adını veriyorum. Hızla popülerleşiyor; kendi kendini gerçekleştirmek bir ofis masası değil, çocuklara düşünmeyi,Şimdi, her hamlede kendi özgürlüğümün satranç tahtasında bir sonraki zaferi kutluyorum.

Rate article
Lifequest
Kocamın Akrabaları Arkamdan Fısıldaşırken, Onların Bilmediği Şey: Dün Milyonlar Kazandım…