Bu kadar önemsiz bir sebepten, işten bile izin almayacağım, — dedi annem, ona düğünümü davet ettiğimde.

Bugün akşam annemi evlenme gecemle ilgili bir konu üzerine konuşurken içimdeki o karanlık gölge yeniden canlandı. Çocukluğumun hatıralarıyla dolu küçük bir akşamüstüydü; telefonum elimde, bir anda annemin sözleri kulaklarıma çarptı: Böyle bir şey için işten bile izin istemem, dedi, senin düğününü hayal ettiğimden daha büyük bir gösteri yapmalı.

O an sanki uyanacakmışım gibi hissettim; böyle bir şeyin gerçek olamayacağını düşündüm. Ancak annemin öfkesi bir anlık his değildi, gerçekten kırılmıştı. Sebepsiz gibi görünse de, benim için bir detaydı. O, büyük bir düğün hayal ediyordu: yüz kişilik bir davet, bir restoran, müzisyenler, fotoğrafçı, video ekibi, damat ağabı ve üç farklı elbise değişimi. Tüm akrabalar, tanıdıklar ve hatta komşuları onun komşusu teyze Ayşe bile orada olmalıydı.

Ben ise tek bir şeyi istiyordum: yanımda sevdiğim insanların olması. Mertle birlikte, sadece en yakınlarımızla bir kutlama yapmaya karar verdik. Annem, Hayatım boyunca benim evlenmemi izlemek istedim, diye tekrarlıyordu. İlk dansımın alkışlarla, kuzenlerin altın takılarla, komşu teyze Ayşenin beni anaokulunda nasıl bir çocuk olduğumu anlatmasıyla dolu bir sahne hayal ediyordu.

Kalabalık bir davetiyeyi okurken tanıdık olmayan isimlerle karşılaştım.

Bu kimdi amca Şahin? diye sordum.

Ne diyorsun, o benim kuzenim! diye bağırdı annem. Sen daha bebekken seni kucağında taşıyan o amcadır.

Ben altı aylıktım, anne. Onu hatırlamıyorum, diye cevap verdim.

O zaman senin hatırlamaman sorun değil; o seni hatırlıyor! dedi annem.

Uzaktan akrabalar, eski tanıdıklar ve büyürken yanımda olan arkadaşlar ki bunlar aslında onun arkadaşlarıydı aklıma geldi. Bir düğün neden ki, içinde tanımadığım insanlarla dolu olsun?

Mert ve ben basit bir kutlama istediğimizi, süslemeler, yüksek sesli şaraplar ve yabancı bakışlardan uzak olmayı tercih ettiğimizi söyledik. Yirmi kişi, en yakınlarımız. Bu yeterliydi.

Restorana gidecek paramız yoktu; bir ev kiraladık ve ilk taksiti ipotek için biriktiriyorduk. Küçük bir salon, taze çiçekler, ev yapımı pasta, hoparlörden çalan hafif müzik ve samimi duygularla dolu bir atmosfer önerdim. Mert de aynı fikirteydi:

En önemlisi biziz, gerisi fark etmez, dedi.

Onun ailesi de başlangıçta kaçıncı ayaklarını çekerken, büyük bir gösteri yapmayı düşünüyordu:

Nasıl olur? Aile? Komşular ne der? diye sormuşlardı.

Mert kısa bir cevap verdi:

Eğer siz tüm masrafları üstleniyorsanız, iki yüz kişilik bir şey yapın.

Anne ve baba bir anda sustu, Mert ise şöyle ekledi:

Kim öderse o karar verir. Büyük bir düğün istiyorsanız, büyük olur. Hayırsa istediğimiz gibi yaparız.

Annesi kızgınlaştı ama çabuk geri çekildi.

Benim annem ise durumu hiç anlamadı; onunla böyle bir pazarlık olmazdı. Küçük bir düğün kararını söylediğimde önce sinirli bir kahkaha attı:

Ne düşünüyorsun? İnsanlar gülmeyecek mi? Yirmi kişilik bir düğün? Böyle bir şey olur mu?

Nasıl bir şey yapacağımızı, ne kadar rahat edeceğimizi anlatmaya çalıştım ama annem artık dinlemiyordu.

Patladı ve bağırdı:

Seni büyütüp, şimdi para istiyormuş gibi davranıyorsun! Ben mi senin mütevazı isteklerin için para ödeyeceğim?

Anne, para istemiyorum, diyerek sakin olmaya çalıştım. Sadece ne istediğimizi anlamanı istiyorum.

Bir an sessiz kaldı, sonra alçak sesle ama kararlı bir şekilde şöyle dedi:

Eğer böyle bir gösteri yaparsan, işten bile izin istemem. Ve telefonu kapattı.

Birkaç gün ağladım; büyük bir düğün olmayacak diye değil, annemin nasıl olması gerektiği düşüncesini benim nasıl istediğim üzerine koymasından dolayıydım. Tek çocuğum ve onun yanımda, evet demesini hayal ediyordum. Ama annem inat etti.

Teyze Gülsüm, annemin kız kardeşi, beni aradı:

Endişelenme. O da bir gurur meselesi. Senin çocuğunu göstermek istiyor, ama sen onun paradesini bozmuş gibisin.

Ben suskun kaldım; ne diyeceğimi bilemedim. Artık kararları kendim almalı, anneme saygısızlık etmek yerine yetişkin bir yaşam sürmeliydim. Bu bir saygısızlık değil, olgunluktu.

Mert ve ben planları değiştirmedik. Düğünümüzü şehir dışındaki küçük bir kafede, çiçekler, mumlar ve gölet kenarında sade bir kemerle planladık. Hafif bir elbise, abiye değil, ama güneş ışığı gibi ince bir doku seçtim. Arkadaşım saçımı hazırladı, anne ise hiç gelmedi, telefon da açmadı.

Düğün sabahı hâlâ onun geleceğini umuyordum; belki son anda beyaz elbisemi görür. Bu yüzden sabah sosyal medyada fotoğraflarını paylaşmaya başladım, ama annem hiç göz atmadı.

Tören sırasında ağlamamaya çalıştım. Herkese sarıldıkça, kayınvalidem mutluluktan ağladı, babam (annemle uzun süredir ayrı) şöyle dedi:

Ne kadar güzel kızım, senin mutlu olduğunu görmek bana gurur veriyor. O anda gözlerim doldu.

Annem bir yerlerde oturuyor, belki de çocuğunun evlenmesini düşünmüyordu. Belki de ağlıyordu, çünkü beni dinlemedi, istediği gibi yapmadım.

Düğünden sonra ona birkaç fotoğraf gönderdim. Kısa bir mesaj attım: Anne, seni yanında istemiştim. Bana güçlü olmayı öğrettiğin için teşekkür ederim. Seni seviyorum, gelmediğin için üzülmüyorum. Cevap alamadım.

Aylar geçti, bir daha aramadı. Telefonum çaldığında da cevap vermedi. Yeni bir ev aldık, sakin bir hayat kurduk, ama içimde bir boşluk kalmıştı; öfke değil, hayal kırıklığıydı.

Bir gün teyze Gülsümün telefonu geldi:

Fotoğraflara baktı, çok güzel. Ancak o bir düğün değil, akşam yemeği gibi. diye söyledi. Bu söz beni acıttı; annem hâlâ düğün yerine yemek diyor, duygularımı görmüyordu.

Bir yıl geçti. Çocuk bekliyorduk. Anneme söyleyecek bir şey var mı diye düşündüm; o bile telefon açmıyordu. Sessizliği bozmaya karar vermedim.

Kızımız doğdu, anneme telefon ettim. Sesim titredi:

Anne bir kızımız var. Senin torunun.

O bir süre sessiz kaldı, sonra soğuk bir sesle:

Mutluyum. Andıya selam söyle.

Gelecek misin? diye sordum nazikçe.

Bilmiyorum, işimle ilgileneceğim, dedi.

Bir kez daha sessizlik hâkim oldu. Telefonu kapattığımda annemin hâlâ değişmediğini fark ettim.

Aylar sonra kilise töreni vardı. Yine küçük bir grup, en yakınlarımız. Anneme bir yer ayırdım, umarım beklenmedik bir anda gelir diye.

Yer boş kaldı. O gece uzun süre uyuyamadım; beşiği sallayan kızımın hafif mırıltılarını dinlerken düşündüm: Hiç bir gün çocuğuma kızgınlıkla bakar mıyım ki, onu önemli bir günde eksik bırakmak için? Cevap: Asla.

Üç ay sonra annem bir gün aradı:

Merhaba, torununun fotoğraflarını gördüm. Artık büyümüştür, güzel.

Evet, Andıya benziyor, diye güldüm.

Gelmek istersen, evde poğaçalar pişirmiştim, dedi.

Ben mi? Ya da kızımla mı? diye sordum.

Nasıl istersen, diye yanıtladı ve sesinde bir sıcaklık duyuldu; uzun zamandır hissetmediğim bir yumuşaklık.

Gidip evine vardık. Annem önlüğü içinde, taze poğaçalarla bizi karşıladı, çocuğu hemen kucağına alıp:

Bak ne kadar güzelsin! Tam senin gibi. dedi.

Mutfakta sessiz oturduk, sadece fırından gelen cızırdama sesi duyuluyordu. Sonra annem şöyle konuştu:

Biliyorsun, o zaman aptalca davranmıştım. Büyük bir düğün bir semboldü. Herkese göster, ben mutlu olurum diye düşünmüştüm. Sen kendi yolunu çizerken beni aşağılanmış hissettim.

Gözyaşını sildi ve ekledi:

Şimdi anlıyorum ki mutluluk sofradaki kişi sayısında değil, yanındaki kişide.

Buzlar eriyordu. Annem korkmuş, beni affetmeyecek mi diye.

Ben seni affettim yıllardır, diye fısıldadım. Sadece senin de bunu söylemeni istedim.

O da bana sarıldı, uzun süre bırakmadı.

Akıllısın kızım, dedi. Kendi hayatınızı mutlu yaşayın.

O akşam arabada geri dönerken, arka aynada annemi, torunumla el sallarken gördüm. İlk defa uzun bir süredir gerçekten mutlu gibi görünüyordu.

Şimdi biri bana düğünümden bahseder mi? Şöyle diyorum:

Sessizdi ama gerçekti.

En önemli şey konuk sayısı, müzik ya da gösterişli fotoğraflar değil; o gün yanında seni sevdiğini söyleyenlerin varlığıdır. Annem bunu sonunda anladı; geç geldi ama anladı.

Şimdi kızımın doğum günü yaklaşıyor. İlk sorusu:

Kızım, ne alalım? Küçük bir evde kutlama mı? diye soruyor.

Ben her seferinde gülümsüyorum; çünkü biliyorum ki artık mutluluğu yüksek sesle değil, içten bir şekilde yaşıyorlar.

Rate article
Lifequest
Bu kadar önemsiz bir sebepten, işten bile izin almayacağım, — dedi annem, ona düğünümü davet ettiğimde.