Ailemle tüm bağlarımı kestim ve ilk defa özgürce nefes alıyorum.
Çocukluğum boyunca ailenin dünyadaki en değerli şey olduğuna inandım. Annem ve babamın birçok kardeşi vardı, bu yüzden sürekli amcalar, halalar ve sayısız kuzenle çevriliydim. Her bayram, her yaz, hepimiz büyükannem ve büyükbabamın İzmire yakın bir köydeki evinde toplanırdık. Ev, kahkahalarla, hararetli sohbetlerle ve büyükannemin hazırladığı yemeklerin kokusuyla dolardı. Hepimizin sıkı sıkıya bağlı bir aile olduğumuza, hiçbir şeyin bizi ayıramayacağına inanıyordum.
Ama bunun bir yanılsama olduğunu çok geç anladım.
Liseden sonra hemen üniversiteye gitmedim. Ailemin maddi durumu kötüydü, onlara ek yük olmak istemedim. Daha hızlı iş bulabilmek için muhasebe kurslarına yazıldım, üniversite için para biriktirecektim. İş aramaya başladığımda aklıma annemin kız kardeşi, halam Ayşe geldi. İstanbulda büyük bir şirkette insan kaynakları müdürüydü. Torpil istemiyordum, sadece bir tavsiye, bir yönlendirme bekliyordum.
Ama cümlemi bile bitirmeme fırsat vermedi.
“Senin için bir şey yapamam,” dedi sert bir tonla. “Doğru diplomaya sahip değilsin, tecrüben yok, üstelik bence bu alan sana göre değil.”
Donup kaldım. Beni dinlemeye bile çalışmamıştı. Sanki bir yabancıymışım gibi gözden çıkarmıştı.
Öfkelendim. Ama pes etmek istemedim. Üniversiteye girdim ve tek başıma ilerledim, kimsenin yardımı olmadan.
Aylar sonra, büyüklerimin evinde bir aile yemeğine katıldım. Kapıdan girer girmez havanın değiştiğini hissettim.
“Bakın kim geldi! Büyük üniversiteli!” diye alay etti amcam Cemal. “Sonunda anladın galiba, hayatta başarılı olmak için diploma gerekiyor, değil mi?”
Masadakilerin hepsi güldü.
“Zaten bırakacak,” diye ekledi kuzenim Emre. “Eğer gerçekten zeki olsaydı, liseden sonra direkt üniversiteye giderdi, boş kurslarla vakit kaybetmezdi.”
Masada yumruklarımı sıktım ve sessiz kaldım. Ama içimde her şey kaynıyordu. O gece anladım ki, onların arasında yerim yoktu.
O günden sonra aile toplantılarına katılmadım. Neden kendimi bu aşağılamalara maruz bırakaydım ki? Ama bir gün annem aradı.
“Senin için zor olduğunu biliyorum,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama aile, ailedir. Onları görmezden gelemezsin.”
Onun için bir kez daha denedim.
Sonraki buluşmada, beni küçümsemek için yeni bir neden bulmuşlardı.
“29 yaşındasın ve hâlâ evlenmedin mi?” diyerek sırıttı halam Ayşe. “Hangi kadın istikrarlı bir kariyeri olmayan, evi olmayan, gelecek vaat etmeyen bir adamı ister ki?”
Cevap vermedim. Sabahtan akşama çalışıyor, kendimi geliştiriyor, geleceğimi adım adım inşa ediyordum. Ama onların gözünde hep bir başarısızdım.
Sonra, her şeyi değiştiren olay oldu.
Büyükannem Fatma ağır hastalandı. 91 yaşındaydı, artık yürüyemiyordu ve sürekli bakıma ihtiyacı vardı. İşte tam da o anda, kan bağının önemini dilinden düşürmeyen bu aile, birer birer ortadan kayboldu.
“Benim çocuklarım var, ona bakamam,” diye sızlandı halam.
“İşim beni çok yoruyor, bir şey yapamam,” diye mırıldandı amcam Cemal.
“Bir huzurevine bıraksak daha iyi olur,” diye ekledi Emre.
Onu terk ettiler.
Ben yapamadım.
Onu alıp Ankara’daki küçük evime götürdüm. Yedirdim, içirdim, her anında yanında oldum. Nişanlım Elif, onu sadece birkaç kez görmüş olmasına rağmen, kendi çocuklarından daha fazla şefkat ve saygı gösterdi.
Son aylarında büyükannem artık konuşamıyordu. Her akşam yanına oturur, elini tutar, çocukluğumuzdan anılar anlatırdım. Yalnız olmadığını bilsin diye…
Sonra, vefatından sonra, cenazede fısıltılarını duydum:
“Mirasa konmak için yaptılar bunu… Belki de işleri biraz hızlandırdılar.”
Onu terk edenler, şimdi beni suçluyordu.
Bu kadardı.
Mezarının başında kararımı verdim.
Her şey bitti.
Mirastan vazgeçtim. Tüm bağları kestim. Annemle bile sadece gerçekten ihtiyacı olduğunda konuşuyorum. Diğerleri? Benim için artık yoklar.
Ve hayatımda ilk kez özgür hissediyorum.
Suçluluk duymadan. Utanç hissetmeden. Beni asla kabul etmeyenlere kendimi açıklamak zorunda kalmadan…
Belki kanımız aynı akıyor, ama asla gerçek ailem olmadılar.
Şimdi kendi hayatım var. Kendi geleceğim.
Ve nihayet, huzur…




