10 Kasım 2025, Perşembe
Bugün mezuniyetimden bir yıl önce almış olduğum mimarlık diplomasını düşündüm. Üniversiteden birincilikle mezun olmuş, kendi atölyemde şehrin siluetini değiştirecek projeler hayal etmiş bir gençtim. Ancak hayallerim bir anda gölgeye büründü. Annem, otuz yıl boyunca zehirli kimyasallarla dolu bir fabrikada çalışıp, şimdi ise geçirdiği hastalığın pençesinde kıvranıyor. Doktorlar ellerini kaldırıp, yurt dışındaki pahalı tedaviyi önerdiler; ama cebimizde yalnızca birkaç bin lira kaldı.
Bu yüzden bir mimarlık bürosunda sıradan bir çizer olarak çalışmaya başladım. Çizdiğim her blok, benim içimdeki tutkunun zincire vurulmuş bir halkası gibi hissettiriyordu. Kazandığım para sadece annemin ilaçları ve bakıcısına giden harcamaları karşılıyordu. Gün be gün annem soluk alıyor, ben de geleceğe dair umutlarımı yitiriyordum.
Her akşam, çizimden çıkıp annemin yatağına oturduğumda, bulanık gözleriyle beni izlerken fısıldardı:
Üzgünüm evladım, seni yormak istemezdim.
Dur artık anne, her şey yoluna girecek, dediğimde pencereden dışarı bakıyor, içimde bir şeylerin sıkıştığını hissediyordum.
Kendimden uzaklaşmış, çabuk sinirlenen biri haline gelmiştim. Düşüncelerimden kaçmak için işten çıktığımda uzun bir yürüyüşe çıkıyor, şehir dışının eski sokaklarını keşfediyordum. Bir gün, harabe bir duvarın arkasında gözüme çarpan bir köşk gördüm.
Kurumuş ağaç dalları arasından, çürük boyalı bir çit ardında, bir zamanlar görkemli bir köşk yükseliyordu. Sütunlar kırılmış, duvarlarda eski tuğla görünüyor, pencerelerin çerçeveleri yanmış; ama çatı boyunca uzanan taş oymalar, demir parmaklıklar ve özgün bir tasarım izlenimi hâlâ ayakta duruyordu. Şehrin modern binaları arasında kaybolmuş bir şarkıydı bu yapı; kimse kulak vermek istememişti.
Şaşkınlıkla durup, mimar gözüm otomatik olarak ölçülerini, kaybolmuş detaylarını zihnimde birleştirmeye başladı. Her zaman yanımda taşıdığım not defterine hızlıca birkaç eskiz çizmeye koyuldum; aklımda bir an için bile bu manzara kaybolmasın diye koşuştum.
O günden beri her akşam aynı yolu takip ettim. Köşke tekrar tekrar geldim, uzun saatler durup yeni çizimler yaptım. Bu benim gerçek bir kaçışım, gerçeklikten bir kaçış. Kendi kimliğimi bir çizeri değil, bir mimarı olarak hissetmeye başladım.
Bir gün, dayanamayarak paslı demir kapıyı ittim ve içeri girdim. Çalılar ve ısırgan otları evin yolunu kapatmıştı. Çevreyi dolaşırken bir yan kapı aralık kalmıştı; sanki evsizler ya da gençler oradan giriyordu.
Kalbim yerinde değildi, adımım ağırdı. İçeride nem, toz ve sessizlik hüküm sürüyordu. Kapanmış pencerelerden sızan zayıf ışık, geçmişin bir parçası gibi eski bir alçı süspansiyonunu, boyalı bir fayans kırıntısını ve oyma meşe kapıyı ortaya çıkarıyordu.
Telefonumun flaşını açıp ilerledim. Büyük bir odada yıkılmış bir şöminenin yanında, harabe alçı yığını altında bir kârkafa buldum. Deri ciltli bir klasör, yıpranmış ama hâlâ içinde çizimler saklıydı. O, köşkün orijinal projesiydi; bir zamanlar bu duvarların mimarı elinin iziydi.
Yerime oturdum, çamurdan kaçınarak klasörü açtım. Zamanın akışını unuttum; sadece kağıtların üzerinde eski planlar, kesitler ve hatta mühendis şapkası takmış genç bir adamın kalemiyle çizilmiş bir portre vardı. Bu, bu yapıdaki hayatın bir başka yansımasıydı.
Cep telefonum çaldı. Bakıcı annemin durumu kötüleşmişti, hemen eczaneye gitmem gerekiyordu. Bir an için kalbim bir çarpışma aldı. Klasörü nazikçe yaktığım ceket altına koyup, aceleyle dışarı koştum; sorumluluğun ağırlığını omuzlarımda hissettim.
Akşam anneme ilaçları verdikten sonra masaya oturdum. İşim için hazırladığım sıkıcı planların yerine, kurtardığım eskizleri serdim. Çatı çizgisi, yüksek pencereler, vitray… Şafak vakti kadar uzun saatler çizmeye devam ettim; yorgunluk unutuldu, ruhum hafifledi. Sadece eski kağıtları değil, kendimi de bulmuştum.
Bir gün annem, masada çalışırken beni izledi ve sordu:
Bu ne?
Eski bir ev, restore ediyorum, diye cevap verdim.
Göster bakayım.
Eskizleri ona gösterdim, köşkün nasıl olduğunu, nasıl bir güzelliğe kavuşabileceğini anlattım. Hiç ilgilenmemiş bir kadın, bir anda gözlerinde eski bir ışık yakındı.
Ne güzel, dedi sessizce. Çok güzel. Yazık ki bir gün yok olacak.
O akşam annemin durumu bir kez daha kötüleşti, hastane müdürleri beyaz duvarlar arasında kriz aşıldı ama gücü az dediler. Ben ise hastane koridorunda boş bir odada beklerken, annemin sesini kalbimde yankılandırıyordum.
Şehrin gürültüsü yabancı ve anlamsız geliyordu. Yürüyüşe çıktığım köşkün önüne geldim, yaralı bir hayvan gibi soğuk duvara başımı yasladım ve gözlerimi kapattım.
Yazık ki bir gün yok olacak, diye tekrar eden annemin sözleri kulaklarımda çınladı.
Hayır. Annemi ve bu evi kaybetmeye niyetim yoktu. Ama tek başıma, parasız ve bağlantısız ne yapabilirdim?
O anda aklıma bir fikir geldi. Bir hafta önce, şehir haberlerinde tarihi eserlerin korunmasıyla ilgili bir makale okumuştum. Yazar, antik bir konakın çarpıcı bir alışveriş merkezine yıkılma tehlikesi üzerine öfkeli bir satır yazmıştı. Yazarın adı Elif Çınar, bir gazeteci; tutkusuyla ilgili haberleri paylaşmıştı.
Telefon numarasını bulup aradım, ellerim titredi.
Alo? dedi genç bir kadın sesi.
Merhaba, ben Deniz. Mimarıyım. Bir köşk buldum, bir çok kişi tarafından unutulmak üzere. Kime başvurebileceğimi bilmiyorum
Cevap bir anlık sessizlikti, sonra sakin bir soru geldi:
Nerede? Gösterir misiniz?
Bir saat içinde Elif, fotoğraf makinesi ve ses kayıt cihazıyla oradaydı. Bahçeyi dolaşırken bana klasörü, süsleme parçalarını gösterdim. Köşkün ruhundan, tasarımcısının niyetinden bahsettik. Elifin gözleri bir avcı gibi parladı.
Burası tam bir dram, dedi çökük bir sütunu işaret ederken. Kayıp bir güzellik, tek başına kurtarmaya çalışan genç bir mimar Ben bu hikâyeyi anlatabilir miyim?
İki gün sonra şehir portalında başlığı Mimar tek başına bir şaheseri kurtarıyor: Kayıp bir köşkün hikâyesi olan bir makale yayımlandı. Makalede sadece bina değil, o binanın koruyucusu olan genç, hastalı annesine bakıp aynı zamanda kültürel mirasa mücadele eden bir adam olarak yer alıyordu.
Makale interneti kasıp kavurdu; sosyal medyada paylaşıldı, forumlarda tartışıldı. Ertesi gün eski bir sınıf arkadaşım Deniz, bu senin işin mi? Patronuma söyledim, çok şaşırdı. Yardım etmek istiyor! diye bir mesaj attı.
Akşam saatlerinde tanımadığım bir numaradan bir telefon çaldı. Ben hastanede annemin yanındaydım.
Merhaba, ben Aras Kocabaş. Miras vakfındanım. Makalenizi gördük, sizin adanmışlığınız bizi etkiledi. Köşkün restorasyonu için tamamen finansman sağlamak istiyoruz, sizin denetiminizde. Ayrıca anneniz için yurt dışı tedavi imkanlarımız var. Buluşup detayları konuşalım.
Anneme yanımda otururken kelimeler boğazımda düğümlendi. Gözlerim uyuyan annemin yüzüne takıldı. Tek başıma değildim artık. Sessiz, çaresiz mücadelesi bir ses bulmuş, iki değerli hazinemannem ve hayalimkoruma şansı yakalamıştı.
Bu deneyim bana şunu öğretti: Umutsuzluğa kapılan bir kalp, inanç ve cesaretle atıldığında çevresini değiştirebilir. Karanlık bir yolda yürürken, bir ışık yakmak için yalnız olmadığını bilmek, en büyük güçtür.




