En Başından Başlamak

Sessizlik. O kadar ağır bir sessizlikti ki, Ahmet önce neyin onu uyandırdığını bile anlayamadı. Alarm sesi, mutfaktaki uğultu ya da banyodaki su sesi değildi. Sadece duvarın arkasından gelen buzdolabının tekdüze vızıltısı ve pencereden gelen İstanbul gürültüsünün uzaktan gelen rüzgârlı homurdanışı.

Ahmet uzanıp bu sessizliği dinliyordu. Dün ev hâlâ neşeliydi: parkede onun çabuk adımlarıyla çıkan gıcırtı, koltukta okuduğu kitabın sayfalarının hışırtısı, hatta kedi tırnaklarının kanepe kumaşına çarpmasının sinir bozucu sesi. Şimdi kedi, kız arkadaşının gidişiyle birlikte yurt dışına kaçmıştı. Kanepe boş ve yabancı kalmıştı.

İlk akla gelen şey, telefonunu kapmak, birine Meyhanede buluşalım, acil! yazmak ve viskiler eşliğinde arkadaşlarına bütün acısını, burukluğunu ve öfkesini dökmekti. Nasıl biri? sorusunu anlatmak Ama o bile düşünmekten kaçındı. Daha alçak bir içgüdü ise, sadece birini bulup gece boyunca bu boşluğu doldurmak, kendini yok etmeye bir adım daha yaklaşmaktı. Tanıdık ve çekici bir kaçış yolu.

Fakat Ahmet, telefonu yerine mutfağa gitti, su ısıtıcısını açtı. Su kaynamaya başlarken gözleri girişteki raf üzerindeki, hâlâ orada duran onun sevdiği yün şalı üzerine takıldı. Kafamda bir balta diye hatırladığı, bir hafta önce okuduğu makaledeki cümleyi aklına getirdi.

Tamam, adamım, şimdi balta çıkarmak zamanı diye kendi kendine fısıldadı.

Küçük adımlarla başladı. Kızının almadığı eşyaları topladı: şalı, unutulan kitabı, kurumuş mürekkebi, kedi temalı kupa. Hepsini karton kutuya özenle koydu, kırıp atmak yerine nazikçe paketledi ve bodrum katına taşıdı. Bir dahaki sefere sahneye çıkmadan önce ona iade edeceğim diyerek. Sonra çarşafları yıkadı, onun parfümünün hâlâ kalan kokusunu havalandırdı. Telefonundan ortak fotoğrafları sildi, çöp kutusunu temizledi. Her hareket, bir yara üzerindeki kirli bandajı sökmeye benziyordu; acı veriyor ama gerekliydi.

Sonra zaman devreye girdi. Eskiden akşam yemekleri, sinema seansları ve anlamsız ama tatlı sohbetlerle dolu saatler şimdi ağır bir yük gibi omuzlarında toplandı. Bu boşluğu alkol ya da kendine acıma ile doldurmak yerine, kendisiyle dolduracaktı.

Spor salonuna üyelik aldı. İlk antrenmanlar cehennemdi. Kendini bulantıya kadar zorladı, bütün öfkesini, hayal kırıklığını ve acısını koşu bandında, ağırlıklarla döktü. Lastik zeminde bir damla ter, gözyaşı gibi kayıyordu. Haftalar geçtikçe vücudu güçlendi, zihni ise sakinleşti.

İtalyanca kursuna da kaydoldu; ikisi de hep birlikte öğrenmek istedikleri, ama erteledikleri bir hayaldi. Şimdi tek başına gidiyordu. Karmaşık dil yapıları, takıntılı düşünceleri dışarı itiyordu. Hatta, kızının gitmek istemediği sahil kasabasına gitti. Akşam köprüde oturup günbatımını izlerken, uzun aylar sonra ilk kez hafif bir hüznün ve özgürlüğün ışıltısını hissetti.

Zor günler de oldu. Gece aniden, onun kahkahası ya da önemsiz bir tartışma hatırası çaldı. Kaçırmadı, sadece uzanıp acısını yaşadı; makale tavsiye ettiği gibi, dalıp gelmesine izin verdi, dalgalar gibi yükselip çekildi. Bazen arabaya binip şehrin dışına, ıssız bir tepeye kaçtı ve bağırdı, boğulacak kadar bağırdı. Sesini yumuşak bir sessizlik yuttuğunda, içindeki o arzu edilen sessizlik tekrar yerine oturdu.

Bir gün eski evrakları karıştırırken evlilik fotoğrafını buldu. Bir öfke patlaması bekledi ama sadece iki mutlu insanın fotoğrafını gördü ve Evet, o geçmişte kaldı. Güzel bir dönemdi ve bitti diye düşündü.

Ne öfke ne de geri dönme isteği vardı; sadece hafif bir nostalji ve o bölümün kapanmış olduğu anlayışı. Akşam arkadaşlarıyla buluştu, espriler, haberler, planlar döndü. Ahmet fark etti ki bütün akşam boyunca ona dair hiç düşünmedi; sadece şu andaydı, kendisiydi, eksik bir yara iziyle ama artık iyileşmiş bir yara.

Kafede vitrin yansımasında kendine baktı: dik duruşlu, sakin, net bir bakış. Bunu uzun zamandır görmemişti, belki de hiç görmemişti.

Balta çıkarılmış, yara iyileşmişti. Artık geçmişin yükünü sırtına almadan, hafifçe yürümeye hazırdı. Hayali yaşamı, yeni bir başlangıçla henüz ufukta belirdi.

Tam o sırada bir koku burnuna çarptı; bir çeşit pislik, eski bir barın kokusu gibiydi. Ahmet ne olduğunu anlayamadı. Oda bulut gibi karardı, yavaşça çıkıntı yapıyormuş gibi. Üzerinde kıyafet yok, kanepe üstünde ufak kırıntılar ve bilinmeyen lekeler vardı.

Kalkmaya çalıştı, dünya devrildi. Başına bir çarpma gibi his geldi, bedenini soğuk bir korku dalgası sardı.

Bu, hayalini kurduğu aydınlık, saf ev değildi. Bir çöp odasıydı. Boş bira ve rakı şişeleri, sanki savaşta düşmüş askerler gibi yere serilmişti. Masada sönmüş bir sigara izmariti, çöp kutusu dolmuştu. Etrafı kirli giysiler, televizyon ekranında gece programının bir görüntüsüyle doluydu.

Zorla ayağa kalkıp banyoya yöneldi, ışık gözlerini yakıyordu. Orada onu gördü: saçları dağınık, tıraşsız bir adam, morluklarla kaplı bir yüz, kırmızı ve utanmış gözler. O, Ahmetti.

Bugün rüyasında hissettiği bütün açıklık, bütün bütünlük, bir anda kaybolmuş, geriye sadece bulantı verici bir akşamüstü sarhoşluğu ve daha da korkunç bir ruhsal sarhoşluk kalmıştı.

Bütün bu yolculukkutuları toplamak, spor salonu, İtalyanca, sahildeki günbatımızihnin kaçmak için kurduğu bir oyundu, gerçekliği gölgelemek. Kaçış bir ömür gibi sürmüş gibi görünse de aslında sadece bir geceden ibaretti.

Kendine bakıp yüzündeki yağlı deriyi, çilli sakalı gördü. Başarılı, fit adam değildi; kirli bir tişört içinde kaybolmuş, acısını ucuz alkolle boğmaya çalışan biriydi.

Dairedeki sessizlik bir kez daha kulakları çınlattı. Artık yeni bir hayatın başlangıcı değil, çıkmazın çınlayan bir sessizliğiydi. En korkunç ses, boş duvar saatinin her tıkırtısıydı; boşa harcanan zamanın acımasız sayacı.

Rüya iyileştirme değildi; gerçek yüzüne tutulan bir ayna, o kadar iğrenç ki gözlerini kapatıp kaçmak istedim. Fakat kaçacak bir yer kalmamıştı.

Ahmet kendine baktı, şok içinde. Kirli bir tişört, çöp dolu oda, ağızda ekşi bir tat, içerde kavrulmuş bir boşluk. Rüya parlak, gerçek acımasızdı.

Yere düşen bir boş şişeyi eline aldı, çöp kutusuna güçlü bir atışla fırlattı; kırıldı, çarptı, bir daha bir şey söylemedi. Bir sonraki, bir diğeri Sessizce, taş gibi bir yüzle, bir kargaşa savaşı başlattı.

Tüm çöpü topladı, torbaları çıkardı, pencereleri çatıya kadar açtı, odanın içindeki sisli içkiden gelen kokuyu dışarı attı. Sert bir kahve demledi, elleri titriyordu.

Tekrar aynaya baktı; hâlâ yorgun ve acı çeken bir bakış. Ama bu yorgun bakışın içinde, kirli bir birikintinin içinde bir ışık gibi bir kıvılcım yanıyordu. Umut değil, kendine karşı bembeyaz, buz gibi bir öfke.

Telefonunu eline aldı, rehberde bir ay yıldızlı numara buldu: lise sınıf arkadaşı, bir ay önce psikologluk teklif etmişti. O zaman aramayı denedi ama çekindi. Şimdi tuşladı.

Ali? diye konuştu, sesi paslanmış bir kapı gibi gıcırdadı. Yardımına ihtiyacım var.

Kulaklığı koydu, derin bir nefes aldı. Rüyada gördüğü yol bir seraptı, ama bir yön gösteriyordu. Ahmet anladı ki rüyada gördüğü temizlik ve güç, gerçek hayatta da aynı yolu izlemekle mümkün; o da bir kabusun içinde değil, gerçek bir yanma ile.

İlk adımı spor salonu ya da İtalyanca kursu değildi. İlk adımı duştu. Dünün pisliğini, tıraşsız, dağınık yüzünü yıkamak, yeni bir sabaha temiz bir başlangıçtı.

Yeniden başlamak, en baştan. Yarın

Rate article
Lifequest
En Başından Başlamak