“Nereye gidiyorsun? Kim bize yemek yapacak?” diye sordu şaşkın koca, Emine’nin annesiyle kavga ettikten sonra yaptıklarını görünce…
Emine pencereden dışarı baktı. Erken bahar olmasına rağmen kasvetli, gri bir hava. Kuzeydeki küçük kasabalarında neredeyse hiç güneşli gün olmazdı. Belki de bu yüzden insanları asık suratlı ve pek dost canlısı değillerdi.
Emine, artık yüzündeki gülümsemenin azaldığını, alnındaki kırışıklıkların ona yaşlı bir görünüm verdiğini fark ediyordu.
“Anne! Dışarı çıkıyorum,” diye seslendi kızı, Elif.
“Tamam,” diye başını salladı Emine.
“Ne tamamı? Bana para ver.”
“Yürüyüşler artık ücretli mi oldu?” diye iç çekti kadın.
“Anne! Ne saçma sorular bunlar?” diye sabrı taşan Elif, “Arkadaşlarım beni bekliyor, hadi! Hem de niye bu kadar az?”
“Dondurmaya yeter.”
“Tam bir cimrisin sen,” diye mırıldandı Elif, ama annesinin cevabını duymadan kapıyı çarpıp çıktı.
Emine başını salladı. Elif’in ergenliğe girmeden önce ne tatlı bir kız olduğunu hatırladı.
“Emine, açım! Yemek ne zaman hazır olacak?” diye sabırsızlanarak bağırdı koca, Mehmet.
“Git ye,” diye duygusuzca cevap verdi, tabağı masaya koyarken.
“Peki bana servis etmeyecek misin?” diye sordu.
Emine neredeyse tencereyi düşürüyordu. Ne saçmalıyordu şimdi?
“Mutfakta yemek yenir, Mehmet. İstersen ye, istemiyorsan… yeme,” dedi ve kendi başına sofraya oturdu.
On beş dakika sonra Mehmet mutfağa geldi.
“Soğumuş… iğrenç.”
“Oyalanma o zaman.”
“Sana rica etmiştim! Hiç mi sevgi yok, hiç mi şefkat? Maç izlediğimi biliyorsun!” diye homurdandı, ağzına bir parça tavuk atarken. “Lezzetsiz.”
Emine sadece gözlerini devirdi. Maç konusunda Mehmet tanınmaz hale gelmişti. Bahisler, eşyalar, pahalı biletler… Gençken spora hiç ilgi duymazken şimdi tam bir bağımlı olmuştu.
Sofraya oturmadan, Mehmet bir kutu içecek, “açlığı bastırmak” için cips aldı ve televizyonun başına döndü. Emine ise kirli tabakları toplamak için mutfakta kaldı.
Kimse emeğini takdir etmiyordu.
Hastanede kıdemli hemşire olarak vardiyadan yorgun argın gelmişti. İşteki stres yetmezmiş gibi, evde huzur bulacağına ikinci bir mesai bekliyordu: getir, götür, temizle.
“İçecek bir şey kaldı mı?” diye dolaptan bir kutu daha almak için uzandı Mehmet. “Niye yok?”
“Sen hepsini içtin! Daha fazla mı alayım? Biraz utan be Mehmet!” diye patladı Emine.
“Ne kadar da hassasmışsın…” diye alay etti koca ve kapıyı çarparak bir sonraki maç için “stok” tamamlamaya gitti.
Emine ertesi gün yoğun iş temposuna hazırlanmak için uyumaya karar verdi. Ama gözüne uyku girmiyordu. Kızı için endişeleniyordu, neredeydi, kimlerleydi? Dışarısı çoktan kararmıştı, Elif hâlâ gelmemişti. Aramak istemedi, çünkü bu her seferinde kavgayla sonuçlanıyordu.
“Beni arkadaşlarımın önünde rezil mi ediyorsun? Aramayı kes!” diye bağırıyordu Elif telefonun diğer ucunda. Bu yüzden Emine aramayı bırakmıştı, kendini “artık 18 yaşında” diyerek avutuyordu. Elif ne çalışmak ne de okumak istiyordu. Liseyi bitirmiş ve “kendini bulmak” için ara vermişti.
Tam uykuya dalacakken, Mehmet’in sevinç çığlıklarıyla uyandı. Demek bir gol olmuştu. Sonra komşusuyla yüksek sesle maç yorumlamaya başladı. Komşu yanında kız arkadaşıyla gelmişti ve üçü birlikte “tezahürat” yapıyorlardı. Gece yarısına doğru Elif geldi, tabakları tıkırdattı, gürültü yaptı ve yatmaya gitti. Sonunda herkes susunca, bu kez de kedi miyavlamaya başladı.
“Bu evde benden başka kimse kediyi besleyemez mi?” diye migren ve uykusuzluktan bunalmış bir halde odasından fırladı Emine. Duymalarını istiyordu, ama Elif kulaklık takmıştı ve sadece alnına vurdu. Mehmet ise televizyon karşısında elinde kutu içecekle horluyordu.
“Yeter… Artık dayanamıyorum!” diye geçirdi içinden Emine.
Ertesi gün onu kaynanasının telefonu uyandırdı.
“Emine, canım, sebzeleri dikme zamanı geldi, unutmadın değil mi? Köye de gidip temizlik yapmalıyız.”
“Unutmadım,” diye iç çekti Emine.
“Öyleyse yarın gidiyoruz.”
Emine’nin tek izin günü, kaynanasının gözetiminde bahçede geçiyordu.
“Nasıl süpürüyorsun öyle? Süpürge farklı tutulur!” diye emirler yağdırıyordu kaynanası, bankta otururken.
“Neredeyse elli yaşındayım, Hacer Teyze, hallederim…” diye cevap vermeye cesaret etti Emine.
“Mehmet’im asla böyle yapmazdı…”
“Peki nerede oğlunuz? Niye gelmedi? Niye otobüsle üç saat yol çekiyoruz? Hep Mehmet, Mehmet…”
“O çok yorgun.”
“Ya ben? Sizce yorgun değil miyim?”
İşte o zaman ipler koptu… Emine dilini tutmadığına pişman oldu. Hacer Teyze konuşmayı ve “adaleti” seven bir kadındı. Tabii adaleti tek taraflıydı, Emine’yi kapsamıyordu. Ömrü boyunca Mehmet’i övmüş, Emine’yi ise “işe yarar bir at” gibi görüp katlanmıştı.
Kadınlar otobüsün ayrı koltuklarında evlerine döndüler. Ertesi gün kaynana oğluna şikâyet etti, Mehmet de bağırmaya başladı.
“Anneme nasıl karşılık verirsin?” diye öf




