Beyaz kağıda Meryem Yılmaz Ayrılma Notu yazdığımda, bu bir zayıflıktan doğmadı; içinde zaten bir plan vardı.
Sekiz yıl boyunca Nikoç Ormanın ofisindeki izleri silmiş, şimdi onları bir bir geri getirme vakti gelmişti.
Her şey o akşam başladı; bir kez daha lisede komik olayı hakkında övünürken duyduğum ses hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Sesini yükseltir, kendinden emin bir tavırla konuşur, etrafındaki meslektaşları gülüştürürdü. O odada yeni asistanı da vardı gözleri çekingen, sesi tatlı bir genç kız; adı Aylin.
Erkekler çıkınca, Aylini banyo köşesinde gözyaşları içinde gördüm.
Ne oldu, kız? diye sordum.
Hiç… sadece… o beni aşağılıyor. Bana insan gibi davranmıyor.
O anda anladım ki ben tek yaralı değildim.
O geceden itibaren her adımını izlemeye başladım: Masasında hep bıraktığı saat, kilitlemediği laptop, alt çekmecesindeki sahte imzalar ve var olmayan şirketlerin dosyaları.
Bir gece, tek kalan kalıntısı Cema olan telefonla fotoğraflar çektim.
Yardım et, evlat, fısıldadım karanlık ofiste ışıkları yakarken.
Ertesi gün, insan kaynakları müdürü Ayşe Kocabaşı ziyaret ettim; keskin zekâsı ve keskin bakışıyla tanınan bir kadın.
Ne yaptığınızdan emin misiniz, Meryem? diye sordu.
O sadece para çalmadı, hanımefendi. Hayatımı çaldı.
İki hafta içinde şirket içinde kaos patladı; denetimler, sıkı sohbetler, kilitli kapılar. Koridorlarda fısıltılar dökülüyordu.
Nikoç, kırışık bir ceket, buruşuk bir kravat ve gözlerinde ne güven ne de uyku eksik bir halde binaya girdi.
Kim yaptı bunu? Benim işime karışmaya kim cüret etti? diye bağırdı.
Göz göze geldik.
Bir an sessiz kaldı.
Sen miydin? diye fısıldadım.
Ben? Ben sadece temizliyorum, efendim. Her zamanki gibi.
Günler sonra bana açıklama yapmamı istediler. Gerçeği söyledim: Şüpheli belgeleri bulmuş ve fotoğraflamıştım. Cemayı, bizi hiç bahsetmedim.
Onu işten çıkardılar.
Kısa sürede tüm haberler skandalı konu edindi:
Orman Grup Genel Müdürü, mali sahtecilik ve istismar suçlamasıyla karşı karşıya.
Yıllar sonra ilk kez huzurlu bir nefes aldım, ama sevinç yoktu; sadece bir sessizlik.
Yağmurlu bir akşam, çöp kutusunu ve temizlik beziyle çıkarken ofis kapısı açıldı.
Orada, ıslak, kambur, boş bakışlı bir adam duruyordu.
Bunu bana niçin yaptın? diye sordu sessizce.
Yıllarca rahatça uyuyarak iki hayatı mahvettiğin için.
Ne demek istiyorsun?
Senin oğlun hakkında konuşuyorum, Nikoç. Bırakılan çocuk.
Yüzü soluklaştı.
Oğlum… ?
Evet. Cem. Gözlerinle aynı bakışları vardı. Dokuz yaşında öldü. Altmış bin lira toplamakta zorlandım.
Ağır bir taş gibi bir sessizlik çöktü.
Bilmiyordum, Meryem bilmiyordum…
Biliyordun. Unutmak senin için daha kolaydı.
Yanıma bir adım attı.
Şimdi en azından sana yardım etmeme izin ver.
Çok geç, efendim. Üzgünlüğüne ihtiyacım yok.
Geri dönmedim. Akşam telefon çaldı.
Hanımefendi Yılmaz? İstanbul Gazetesinden arıyoruz. Orman Grupta çalıştınız, değil mi?
Evet, neden?
Gerçekleri söyleme cesaretiniz için bir röportaj istiyoruz.
Uzun bir sessizlik vardı. Cesaret mi, yoksa nihayet ses bulan bir acı mıydı?
Haftalar sonra makale yayımlandı:
Hayatını mahveden adamın ofisini sekiz yıl temizleyen kadın.
Başlığın yanında küçük bir siyahbeyaz fotoğraf; Nikoç ortadan kaybolmuş, kimse onu görmemişti.
Küçük bir daireye taşındım, Lütfiye semtine. Her sabah pencereye bir çiçek koyar, ona Cem adını verirdim. Güneş olmadan bile yavaşça ama güçlü büyür.
Bir Pazar günü Aylin kapımı çaldı.
Hanımefendi, sadece teşekkür etmek istedim. Gerçeği söylediğinizden beri birçok kadın sesini duyurabildi.
Gülümseyerek,
Ben konuşmadım, sevgili. Hayat konuştu.
Aylın ayrıldıktan sonra çekmecemi açtım. İçinde Cemanın eski bir fotoğrafı vardı; gülümseyen bir çocuk.
Bir mum yaktım ve fısıldadım:
Görüyor musun, oğlum? Şimdi biliyor. Ve bir daha huzur içinde uyuyamaz.
Işığı söndürdüm.
İlk kez yıllardır bir sükunet hissettim. Ofisin soğuk zemini üzerindeki her damla gözyaşı, dalga gibi geri döndü.
Anladım ki adalet bazen mahkeme salonunda değil, bir kadının ellerinde, bir bezde, kırık bir kalpte ve asla unutmayan bir cesarette ortaya çıkar.
Son.




