09.11.2025
Bugün annemin telefonunu bir kez daha duymak zorunda kaldım, sesinin hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Anne, neden hep aynı şeyleri tekrar ediyorsun? diye bağıran sesim, bir çatlama noktasındaydı. Şimdi bir kez daha söyle, çamaşır çoraplarını yere bırakma! diye ısrar ettim.
Canım kızım, ben sadece yardımcı olmak istiyorum, dedi annem, telefonun diğer ucunda hışımla. Barış çok iyi bir adam, neden onu üzüyorsun?
Üzmedim! Sadece çorapları yerden toplamasını istedim, bu çok basit! diye bağırdım.
Annem, Ah bebeğim, sen çok titiz davranıyorsun. Erkekler böyle olur, alışmak gerekir, diyerek babamı ve dedemi anımsadı. Baban da aynı şeyleri yaptı.
Anne, lütfen dede hakkında konuşma! Kadınların dayanması gerektiği gibi bir şey duymak istemiyorum! Peki, erkeğin ne yapması gerekiyor? diye itiraf ettim, telefonun ucuna bastırarak daire içinde dönmeye başladım. Barış sabah iş seyahetine gitmişti; o yüzden bir gün sakin geçireceğimi ummuştum. Ama annem her zaman bir bahaneyle arayıp hayat dersleri vermeyi bilir.
Erkek para kazanmalı, kadın ev işlerini yürütmeli, dedi annem, öğretici bir tonla. Ben bütün hayatım babamın evini temizledim, hâlâ ayaktayım.
Anne, ben de tam zamanlı çalışıyorum! Barıştan daha çok kazandığımı söyleyebilirim! Neden hâlâ evin işlerini bana, bir çocuk gibi, bırakıyorsun?
Çünkü sen evlisin, bu bizim rolümüz. Şikayet etme, ben de iyilik isterim, dedi annem, içini rahatlatmak istercesine.
Derin bir nefes alıp burun kemiklerini parmaklarımla sıkılaştırdım: Biliyorum anne, sadece biraz yorgunum.
Dinlen, temizlik yapma, uzan, dedi annem.
Yapamam, buradaki dağınıklık gözlerimi yakıyor, diye cevap verdim ve telefonu kanepeye attım. Oda gerçekten temizlik bekliyordu. Barış, çıkmadan önce evi bir felakete çevirmişti; kıyafetler her yere dağılmış, mutfakta kirli bulaşıklar tepe oluşturmuş, banyoda tıraş malzemeleri lavaboya saçılmıştı.
Kolluklarımı kıvırıp bir temizlik bezi aldım. Önce mutfaktan başladım, tek tek tabakları, fincanları, tavalari yıkadım; masaları silip halıyı süpürdüm. Akşam olduğunda yatak odasına geçtim. Çarşaflar düzensiz, yastıklar yerde. Çarşafları çıkarıp yıkamaya koyarken bir şey takıldı. Diz çöküp yatağın altına baktım; tozlu köşede bir karton kutu buldum. Üzerinde hiç bir yazı yok, eskiden ayakkabı kutusuydu, bantla kapatılmıştı.
Kod ne? diye kendi kendime fısıldadım. Kutuyu hatırlamıyordum, Barış da bu konuda bir şey söylememişti. Merakım galip geldi. Bantını söktüm, kapağını açtım. İçinde kadın eşyaları buldum: soluk pembe dantel yakalı bir bluz, gökyüzü mavisi ipek bir şal, koyu kahverengi deri eldivenler, deri kapaklı bir not defteri, eski bir parfüm şişesi.
Bluzu çıkardığımda bedenime uymadığını fark ettim; ben 44 beden giyiyorum, bu kesinlikle 46 ya da 48. Tarzı da bana hiç yakışmıyor; ben düz gömlek ve iş elbiselerini tercih ederim, bu bluz ise süslü ve eski moda. Parfümü açtığımda yoğun, tatlı ve doğu esintili bir koku burnuma çarptı; hafif çiçeksi kokuları severim.
Kalbim çarpıyordu; bu, benim evimin altındaki bir başkasının eşyasıydı. Not defterini açtım; ilk sayfada kadın el yazısıyla Günlük Merve yazıyordu. Merve diye bir isim, Barışın geçmişine ait bir kadına ait olmalıydı. Sayfaları karıştırdım; 15 Mart tarihli bir giriş vardı:
Bugün yine aramadı. Söyledi ama aramadı. Bekliyorum ama o sessiz. Acı çekiyorum.
Başka bir satırda:
Kafede buluştuk. Gelecek hakkında konuştu, bir şeylerin değişeceğini söyledi. Ona inanıyorum, inanmaya çalışıyorum.
Bir hafta öncesine ait bir satırda:
Bu şalı verdi. Mavi çok yakışıyor bana. Çok mutluyum.
Defteri kapatıp tekrar kutuya koydum; ellerim titriyordu. Barışı aradım; telefon çaldı ama yanıt vermedi. Beş kez denedim, sonunda bir kez cevap verdi:
Alo, Selin, ne oldu?
Marina kim?! diye bağırdım.
Sessizlik uzadı.
Ne? dedi titrek bir ses.
Merve! Kim o? Kutuyu buldum, eşyalarını, günlüklerini!
Barış bir süre sessiz kaldı, ardından derin bir iç çekişle:
Selin, şu an konuşamıyorum. Yarın görüşürüz.
Hayır! Şimdi! Açıkla!
Telefonla olmaz, yarın, söz veriyorum. dedi ve telefonu kapattı. Tekrar denedim, numara artık ulaşılmıyordu; telefon kapalıydı.
Yatakta oturup kendime sarıldım; gözlerimden sıcak, yanıcı gözyaşları süzüldü. Barış bir başkasını sevmişti; bizim birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca Merveyi görmüş, ona hediyeler almış, kafelerde buluşmuş, geleceği hayal etmişti.
Bir süre ağladıktan sonra soğuk suyla yüzümü yıkadım, aynada solgun bir yüz, şişmiş gözler ve dağınık saçlar gördüm. Yine yatak odasına dönüp kutuyu tekrar aldım. Eşyalar hâlâ aynıydı; bluz hafifçe solmuş, eldivenler yıpranmış, şal biraz yırtık. Günlüğü tekrar açtım; en eski giriş üç yıl öncesine dayanıyordu:
Parkta tanıştık. Kitaplar hakkında konuştuk. O çok zeki, bilgili. Beni etkiledi.
Bu, Barış ve benim evliliğimiz beş yıl sürmüşken, onun Merveye üç yıl boyunca sadık kalması demekti. Günlükteki satırlar naif, umut dolu, ama sonunda hayal kırıklığına varıyordu:
Artık daha az arıyor. İşte meşgul, yorgun, problemler var. Anlıyorum ama acı çekiyorum. Yanında olmak istiyorum ama beni dışlıyor.
Bugün buluşmaya gelmedi, iki saat bekledim. Unuttuğunu söyledi, acil bir iş varmış.
Artık beklemekten sıkıldım. Belki bırakmalıyım, ama nasıl?
Son satırda bir tarih eksik; en son 15 Marttaki not gibi
Günlüğü kapatıp yere koydum, yatağın kenarına oturdum. Ne yapmalıydım? Boşanma mı, kavga mı, affetmek mi? Bilinmez bir boşlukta, dizlerimi kucaklayarak bir noktaya bakıyordum.
Gece uyuyamadım, saatlerce odada dolaştım. Sabah Barış öğleye doğru döndü; anahtarını çalarak içeri girdi, çantasını girişte bıraktı. Ben mutfakta kahve içiyordum, kutu masada duruyordu.
Selin, dedi sessizce.
Okudun mu? diye yüzümde bir bakışla sordu.
Okudum.
Her şey bitti mi?
Tamam.
Barış bir çırpıda yüzüne dokundu, uzun bir nefes aldı:
Bu düşündüğünden farklı.
Ne düşündüğüm? diye sorarken çayımı sıkıca tutuyordum.
Marina benim eski eşimdi, dedi aniden.
Dünya durdu. Çayım masaya döküldü.
Ne?!
İlk evliliğim, 21 yaşındayken evlendik, 19 yaşında o zaman. Bir yıl birlikte yaşadık, sonra boşandık.
Bana hiç söylemedin!
Çünkü çok acı vericiydi. O kanserle mücadele ediyordu. Ayrıldık çünkü o, hayatımın geri kalanını ona harcamak istemedi. Ben de yeni bir hayat, yeni bir aşk aradım.
Sen hiç evli olmadığını söyledin!
Gerçekten zor bir şeydi, itiraf etmek.
Barış devam etti: Merve üç yıl önce tekrar ortaya çıktı, iyileşmişti, hastalığı geride kalmıştı. Sadece sohbet ettik, kahve içtik, yürüyüş yaptık. Ona hâlâ destek olmak istedim, ama seni incirmek istemedim. Fiziksel bir ilişki yaşamadık, sadece duygusal bir bağ vardı.
Duygusal bir bağ mı? O zaman onun günlüğü neden burada?
Onun bir hediyesi vardı, bir not defteri; ben sakladım ki sen bulmasın. Onun ölümü beni çok yıktı; sekiz ay önce vefat etti.
Sesim titredi. Neden söylemedin?
Korktum. Senin beni terk edeceğinden, her iki tarafa da zarar vereceğimden korktum.
Ben bir an duraksadım, gözlerimden su akıyordu. Yalan mıydı? Tüm bu yıllar boyunca seni kandırdın.
Barış gözlerini yere indirdi: Seni bir seçenek gibi gördüm, ama aynı zamanda sen benim gerçek hayatımdın.
Kavga ettik, ellerimiz çarpıştı, bir çay bardağı masaya çarptı. Nasıl bir seçim bu? diye bağırdım. İki kadını birden sevmek mi?
Barış, Merve benim geçmişim. Şimdi ise sen, ben seni seviyorum, dedi.
Ben sessizce kutuya baktım. Neden bu eşyaları saklıyorsun? O öldü, bu eşyalar ne işe yarar?
O, hayatının en değerli anılarını taşıyor. Onun şalı, eldivenleri, parfümü, günlüğü Onları atmak zor geldi. Sakladım ki seni bulmasın.
Ama ben buldum, dedim, Şimdi ne yapacağız?
Sen ne istersen? diye fısıldadı.
Uzun bir sessizlikten sonra, Zaman istiyorum. dedim. Güvenip, tekrar inanıp, seninle devam edip edemeyeceğimi düşünmek.
Ne kadar? diye sordu.
Bilmiyorum. Bir hafta, bir ay belki daha.
Tamam, dedi, Bekleyeceğim.
Barış çantasını topladı, çıkıp gitti. Ben yalnız kaldım, oturduğum kanepede Mervenin günlüğünü açtım. Son sayfada titrek bir el yazısıyla:
Eğer bunu okuyorsan, artık yokum. Özür dilerim, seni bırakamadığım için. Yalnız kaldığım için, korktum. Sen benim karanlıkta ışığımdın. Teşekkür ederim, mutlu ol. Sen hak ediyorsun.
Gözlerim tekrar doldu, ama bu kez farklı bir hüzün. Mervenin acısı, Barışın ikilemi, benim kırgınlığım Yavaşça ağlamayı bıraktım ve bir karar verdim. Telefonumu aldım, Barışı aradım:
Al, gel. Konuşalım, gerçekten.
Yirmi dakika içinde kapı çaldı, oturduk. Elimi tuttu, Mervenin son notunu okudum, dedim. Onun senin için mutlu olmanı istediği anlaşılıyor.
Barış sessizce başını eğdi.
Tamamen affediyorum demiyorum, devam ettim, Çok acı çekiyorum, ama nedenini anlıyorum. Senin hatanı haklı çıkarmıyor ama açıklıyor.
Selin dedi, ama sözüm kesildi.
Sabır istiyorum, yeniden güvenebilmek için zaman.
Ne zaman istersen, diye onayladı, Bekleyeceğim.
Bir hafta sonra kutuyu alıp mezarlığa götürdük. Mervenin mezarı sade bir haçla işaretlenmişti. Barış kutuyu oraya koydu, sessizce adını fısıldadı: Affet beni.
Ben de elimi tutarak Bıktım bu ağırlıktan. Gözyaşların ardında bir rahatlık var, dedim.
Eve döndük, hayat yavaş yavaş normale döndü. Barış daha açık, daha dürüst oldu; ben ise adım adım ona yeniden güvenmeyi öğrendim. Bir akşam çayımızı yudumlarken, Barış şöyle dedi:
Teşekkür ederim, beni terk etmediğin için.
Ben de teşekkür ederim, dürüst olduğun için, diye cevapladım.
Gülümseyerek birbirimize baktık; geçmişin gölgesi hâlâ var ama artık gölgede kalmıyor. Altımızdaki kutu, artık bir uyarı; geçmişi gizlemek yerine kabul edip, bırakmak gerektiğini hatırlatıyor.
Bugün, bir sayfa daha kapattım; ama kalbimde hâlâ bir umut ışığı yanıyor.
Selin




