“Senin çok şeker yememen gerektiğine karar verdik,” dedi ablam ve doğum günümde kendim pişirdiğim pastayı masadan kaldırdı.
“Elif, yine benim tenceremde mi pişiriyorsun?” diye çalmadan içeri giren ablam Sibel bağırdı. “Ben sana eşyalarımı dokunmamamı söylemiştim!”
“Sibel, bu senin tenceren değil,” dedi Elif, kek kremasını çırparken arkasını dönmemeye çalışarak. “Bu, kayınvalidem bana yeni evimiz için hediye ettiği tencere.”
“Yalan! Bu benim, tanıyorum! Annem de bana aynı tencereyi vermişti!”
“O zaman aynı tencereye iki tane sahibimiz var demektir. Seninki evde.”
Sibel tencerenin kulpunu tutup yaklaştı.
“Hemen bana ver!”
“Dur, Elif! Kremayı çırpmaya devam et, durdurursam topaklanır!”
“Bana fark etmez! Her zaman başkasının eşyasını alıyorsun, sonra da kendine aitmiş gibi davranıyorsun!”
Elif derin bir nefes alıp ocağı kapattı, tencereden uzaklaştı.
“Al, ama kremam artık bozuldu.”
Sibel coşkuyla tencereyi yakaladı, altına baktı, kaşlarını çattı.
“Burası benim tenceremin çiziği değil Tamam, belki seninki de aynı. Ama bir dahaki sefere, bir şey almadan önce sor!”
Sibel dönüp kapıyı çarparak çıktı. Elif mutfakta kalıp bozulmuş kremaya bakarak gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Yarın onun otuz beş yaşındaki doğum günüydü. Sade bir ev partisi, aileyi davet etmek istiyordu ama kreması ve morali bozulmuştu.
Akşam işe gelmiş eşi Deniz, mutfağın köşesinde yeni bir kremayı karıştıran Elif’i buldu.
“Haydi, tatlı hâlâ mi yapıyorsun?” diye başını okşayarak öptü. “Çok geç.”
“Sibel kremayı mahvetti, yeniden yapmam zorunda kaldım.”
“Yine kardeş mi geldi?” diye kaşlarını çattı. “Elif, ona gelmeden önce telefon etmesini söyle!”
“Dedim ama dinlemiyor.”
“O zaman ben söylerim.”
“Yok, olmaz,” dedi Elif, eşiyle göz teması kurmadan. “Kötüye döner. O sonra kırılacak, bana senin ona karşı olduğumu söyleyecek.”
Deniz bir derin nefes alıp masaya oturdu.
“Peki, yarın gerçekten herkes davetli mi? Belki iki kişilik sessiz bir kutlama yaparız.”
“Deniz, ben herkese söyledim. Annem gelecek, senin annen, Sibel ve İbrahim…”
“Evet, Sibel yine bir şeyler çıkaracak.”
“Bu benim doğum günüm.”
Deniz suskun kaldı, ama Elif gözlerinde bir tereddüt gördü ve doğru olduğunu anladı. Sibel mutlaka bir şeyler karıştıracaktı.
Elif ve Deniz, bir ofiste tanışmıştı. Deniz bir belge teslim etmek için gelmiş, sohbet etmiş ve Elif’i bir filme davet etmişti. Altı ay sonra evlenmişlerdi. Elif, Denizin nazik, sorumlu ve çalışkan biri olduğuna inanıyordu, annesinin oğlu olmasına rağmen bir sorun görmüyordu. Kayınvalidesi Ayşe Hanım, gelinle sıcak bir şekilde ilgilenmiş, düğün için ince bir porselen takımı hediye etmişti.
Denizin kız kardeşi Sibel ise başka bir karakterdi. Üç yaş büyüktü, evli ama çocuksuz, okulda müdür yardımcısıydı ve sürekli disiplinli, otoriter bir tavır takınırdı. İlk görüşte Elifi baştan aşağı süzdü ve şöyle dedi:
“Haydi Deniz, seçim senin. Önemli olan evin sahibi iyi olmalı.”
O günden beri Sibel sık sık, habersiz girip dolapları karıştırıyor, raflara dokunup toz kontrolü yapıyor, yemek, temizlik, giyim konusunda tavsiyeler veriyordu. Elif önce dayanıyor, sonra karşılık veriyor, bu da Sibelin daha da kızgınlaşmasına neden oluyordu. Sibel annesine şikayet ediyor, annesi de Denize telefon edip Elifin daha sabırlı olmasını istiyordu.
“O daha büyük, tecrübeli, sadece yardım etmeye çalışıyor,” derdi Deniz.
“Yardım mı? Kontrol ediyor!” demişti Elif.
“Abartma, Sibel sadece aktif,” diye eklerdi Deniz.
Aktif. Elif bunu başka bir kelimeyle ifade etmek isterdi ama susmuştu.
Pastayı üç katlı, çilekli ve çırpılmış kremalı, taze meyvelerle süslenmiş şekilde yaptı, buzdolabına koyup yorgunluktan uykuya daldı.
Sabah, kayınvalidesi Ayşenin aramasıyla başladı.
“Elifciğim, mutlu yıllar! Sağlık, mutluluk!”
“Teşekkür ederim, Ayşe Hanım.”
“Biz Denizle düşündük, belki pastayı pişirmesek? Fazla kilo alırsın, seninle…”
Elif telefonu sımsıkı tuttu.
“Ben zaten pişirdim.”
“O zaman yemeyecekmişiz. Sibel meyve getirecek, onu yeriz.”
“Ayşe Hanım, bu benim doğum günüm, pastayı istiyorum.”
“İstersen ye, tabii ki. Sadece seni önemsiyoruz.”
Ayşe telefonu kapattı. Elif içinde bir volkan patlamaya hazırdı. “Bana özen gösteriyorlar, nasıl cesaret ederler?” diye düşündü.
“Canım, boş ver,” dedi Deniz, omzuna sarılarak. “Annem sadece endişeli. Son zamanlarda bir iki kilo aldığını fark etmiş.”
Elif kollarını çırparak bağırdı.
“İki kilo! İki! Bu onların işi değil!”
“Biliyorsun annemi, hep böyle. Tartışmayalım bu doğum gününde.”
Elif sustu. Her zaman susmak, gülümsemek zorundaydı. Artık dayanamıyordu.
Misafirler beşte gelmeye başladı. İlk gelen, Elifin anneannesi Emine Hanım, karanfillerle bir buket ve bir kutu şekerleme getirmişti.
“Canım kızım, mutlu yıllar!” diye öpüştü, ardından “Nasılsın, ne yapıyorsun?”
“İyiyim anne, teşekkür ederim.”
“Biraz solgun gibisin, hastalandın mı?”
“Hayır, sadece yorgunum, çok pişirdim.”
“Yardımcı olur muyum?”
“Her şey hazır, sağ ol.”
Sonra Ayşe Hanım ve Sibel, İbrahimle geldiler. Kayınvalidesi hemen mutfağa girip tabakları incelerken başını salladı.
“Elif, bu kadar salata ne için? Hepsini yemeyeceğiz!”
“Anne, takılma,” dedi Deniz, meyve suyu sürahisi koyarak. “Elif çaba gösterdi.”
“Takılmıyorum, sadece gerçekleri söylüyorum. Şu salata hava almış, filme kapak koymalıydı.”
Elif sessizce streç film çıkarıp salatayı örtünce, Sibel bir kaşık alıp vinaigretteı tadınca:
“Biraz sirke fazla.”
“Sibel, yine başlayacaksın,” dedi İbrahim omzuna dokunarak. “Haydi oturalım, doğum gününü kutlayalım.”
“Ben sadece gerçeği söylüyorum. Elif, kırılma, sadece iyi yemek yapmanı istiyorum.”
Elif masanın altına ellerini sıkıştırdı. On dört yaştan beri yemek yapıyor, annesine yardım ediyor, tek başına yaşıyordu. Şimdi Sibel ona öğretmek istiyordu.
Masaya oturup hediye değiş tokuz edildi. Anneannesi ona güzel bir yün şal, Ayşe Hanım bir havlu seti, Sibel ve İbrahim bir sağlıklı beslenme kitabı getirdi.
“Elifciğim, oku, çok faydalı,” dedi Sibel kitabı uzatarak. “Kaloriler, zararlı gıdalar hakkında.”
“Teşekkürler,” dedi Elif, kitabı kenara koyarak.
“Okuyacaksın, ertelenmesin! Sağlığın için önemli.”
Elif, salataları ve sıcak yemekleri yedikten sonra pastaya gitti. Buzdolabından çıkardı, tepsiye koyup masaya doğru yürüdü. Pastanın üzerindeki mumlar Denizin çabasıyla saplanmıştı.
“Vay canına, ne güzellik!” diye anneannesi hayranlıkla bağırdı.
“Dilek tut!” dedi Deniz gülümseyerek.
Elif mumları üflemek üzereyken Sibel aniden ortaya çıktı, tepsiyi elinden aldı.
“Senin şeker yemeni zararlı bulduk,” dedi sakin bir sesle pastayı mutfağa geri götürerek.
Elif ellerini uzatmış, inanamaz bir şekilde bakıyordu; odada bir an sessizlik çöktü.
“Sibel, ne yapıyorsun?” diye bağırdı Deniz.
“Gerekeni yapıyoruz,” dedi Sibel pastasız dönerek. “Elif kilo aldın, şeker ona göre değil. Annemle konuşup tüm zararlı şeyleri kaldırdık.”
“Bu onun doğum günü! Onun pastası!”
“Tam da bu yüzden alıyoruz. Seni seviyoruz, sağlığın için endişeleniyoruz.”
Elif sonunda sesini buldu.
“Pastayı geri verin.”
“Hayır, Elif,” diye araya girdi Ayşe Hanım. “Gerçekten endişeliyiz. Kilo aldın, diyet yapmalısın.”
“İki kilo aldım!”
“Dört kilo,” diye ekledi Sibel. “Geçen sefer de etek dikişlerinden çıkıyordu.”
“Etek eski!”
“Etek normal, sen değil. Elif, kırılma ama bunu söylememiz gerekiyor. Sen şişmandın. Deniz buna bir eş istemez.”
Deniz bir yumrukla masaya vurdu.
“Sibel! Hemen dur!”
“Ne duruyorsun? Gerçek söylüyorum! Dün sen de Elifin daha kötü göründüğünü söylemiştin!”
“Ben öyle demedim!”
“Ne demek istiyorsun?”
Deniz kırmızılandı, sessiz kaldı. Elif ona baktı, kalbi aşağı doğru bir çöküş yaşadı. Kocasının kendisinden şikayet ettiğini duymak, gerçekten de şişman olduğuna inandırıyordu.
“Anladım,” diye sessizce fısıldadı Elif.
“Elif, dramatize etme,” dedi Ayşe Hanım elini uzatarak. “İyi niyetle söylüyoruz!”
“İyi niyetinizle doğum günümü mahvettiniz,” diye Elif ayağa kalktı. “Pastayı kendiniz yiyin ya da atın. Ben umursamıyorum.”
Odayı terk edip yatak odasına gitti, yatağa oturdu, başını ellerine koydu. Gözyaşı gelmedi; sadece bir boşluk vardı.
Kapı dışından sesler duyuluyordu: Deniz bir şeyler söylüyor, Sibel itiraz ediyor, İbrahim ortamı sakinleştiriyormuş. Ardından giriş kapısı çarptı, sessizlik hâlâ hâkim.
“Elif, aç, lütfen,” diye Deniz’in sesi.
“Git.”
“Lütfen, konuşalım.”
“Sana konuşacak bir şeyim yok.”
“Elif, seni kırmak istemedim. Sadece Sibel’in ne yapacağını tahmin edemedim.”
“Ama sen de onunla konuşup benzişi söyledin.”
“Ben kötü bir şey söylemedim! Yorgun olduğunu, biraz daha üzgün olduğununu söyledim, hepsi bu!”
“Sibel de benim şişman olduğumu düşündü.”
“O da her şeyi kendi yorumuyla yorumlar!”
Elif kapıyı açtı, Deniz’i gördü.
“Deniz, yoruldum. Ailenizden, sürekli kontrol etmelerinden, bununla başa çıkamıyorum.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Ya sınır koymazsan, ya ben giderim.”
Deniz soluklaştı.
“Elif, ciddi misin?”
“Tamamen. Artık bir evde yaşamayacağım, bana ne yiyebileceğimi, ne giyebileceğimi, nasıl görünmem gerektiğini söyleyen bir yer.”
Deniz çaresizce bakıyordu.
“Tamam, annem ve kız kardeşimle konuşurum, böyle bir şey olamaz.”
“Bin kere anlattın, bir şey değişmedi.”
“O zaman ne yapalım?”
“Seç. Ya ben, ya onlar.”
Deniz kararsız durdu. Elif kapıyı kapatıp yatağa uzandı, çöküşün, sürekli savaşın, kendini kanıtlamanın yorgunluğunu hissetti.
Biraz önce Sibel’in evine gelerek ona gömlek ütülemeyi öğretmeye çalıştığını hatırladı. Elif on beş yaşımdan beri annenin yanında çamaşırları ütülüyor, çorba yapıyor, masayı kuruyordu. Sibel kendi yöntemini dayatıp ütüyü alıp doğruyu gösteriyordu. Elif sessiz kalmıştı. Sonra Sibel ona borç çorbası yapmayı, masayı kurmayı, perdeyi seçmeyi öğretmeye çalıştı. Ve Elif hep susuyordu, çünkü Deniz kavga etmememizi, Ayşe Hanım’ın kırgın olmamasını istiyordu. Ama bugün bir şey kırıldı. Pastayı bir kez daha alıp geri götürülmesi, son damla oldu.
Elif mutfağa geri döndü. Deniz masada oturmuş, annesi de oradaydı.
“Kızım,” diye anne kucağını açarak sarıldı. “Onları affet, niyetleri seni kırmak değildi.”
“Anne, benim doğum günümü mahvettiler.”
“Biliyorum, ama Deniz iyi bir adam, seni seviyor. Biraz daha sabret.”
“Beş yıldır dayanıyorum, artık yeter.”
Elif buzdolabını açtı, pastanın hâlâ aynı rafta durduğunu gördü. Sibel onu almış ama atmamıştı, muhtemelen evine götürmek istiyordu.
“Anne, birlikte gidelim mi?” dedi.
“Nereye?”
“Senin evine, yalnızca ikimiz yiyelim.”
“Elifciğim, ama kocam…”
“O otursun, düşünsün.”
Anne bir an durdu, sonra başını salladı.
“Tamam, gidelim.”
Onlar pastayı paketleyip dışarı çıktılar. Deniz arkasından bakıyordu ama durmadı. Elif onun bakışını hissetti, dönmedi.
Anne evinde oturup pastayı dilimlediler, çay doldurdular.
“Çok lezzetli,” dedi anne. “Harika.”
“Teşekkür ederim.”
“Elif, gerçekten ayrılmayı düşünüyor musun?”
“Bilmiyorum anne. Sadece çok yoruldum.”
“Anlıyorum. Ama Deniz iyi bir adam. Sadece ailesi farklı.”
“Tam da öyle. O da bir şey değiştirmek istemiyor.”
“O zaman sen değişmek zorundasın ya da git.”
Elif başını salladı; anne haklıydı, karar vermeliydi.
Gece geç saatlerde eve döndü, Deniz kanepede oturmuş, pencereye bakıyDeniz ona sarıldı, gözlerine baktı ve Seni kaybetmek istemiyorum, birlikte yeniden başlayalım dedi.




