Kızım, bugün 32yaşına giriyorsun! Kalbimin en derin köşesinden seni kutluyorum ve işte sana bu sevimli hatıra Nuriye Yıldız, Aylinin annesi, dikiş kursunda ördüğü pembe çorapları uzattı. Aylin gözlerini birden açıp annesine baktı. Evet, evet. Artık 32, nesli sürdürmenin vakti. Ben de genç değilim, sen de aynı şey. Ben de torunları görebilmek isterim. Arkadaşlarımın torunları yakında olacak, ben ise tek başıma, torunsuz bir yaşlı kadınım.
Aylin yanıp tutuştu. Masadaki sessizlik bir tablonun içinde dondurduğu gibi durdu. Misafirler Nuriyenin iki komşusu ve üç akrabası annesine kilitleşmiş gözlerle baktı.
Affedin, biraz uzanmak istiyorum, yorgunum diye sözü boğdu Aylin ve masadan fırladı. Gözlerinin kırmızı olmasını istemedi; annesinin zamanın akıp gittiğini sürekli hatırlatması genç kadını derin bir kırgınlığa sürüklemişti.
Zaman akıp gidiyor, ama ne işe yarıyor? Çocuk doğurmak, annesinin yaşlı ellerindeki bir bakıcıdan başka ne sunmuyor? Aylinin zaten bir babası bile yoktu, evlilik bağını kuracak bir aday dahi yoktu.
Ah kızlar, ne yapacağımı bilemiyorum Eğer bir erkek çocuğun olsaydı, Aylin belki evlenirdi. Oysa bütün kızları evlendirdik, burası bir baba kulübü gibi! diye içini döktü Nuriye.
Aylin, annesiyle birlikte Çamlıbel Mahallesindeki iki odalı bir dairede yaşıyordu. Ciddi bir ilişki hiç yaşamadı; evlilik hayatı ona aşk romanlarının içinde geçen bir peri masalı gibi geliyordu. Posta şubesinde çalışıyordu; gün boyu kutular taşıyor, mektupları yolluyor, bilgisayar başında gönderileri düzenliyordu. Bu ağır iş ona sırt ağrısı veriyor, eve neredeyse güçsüz geliyordu. Tek istediği şey bir lokma yemek, ardından kanepede uzanıp gözlerini kapatıp hiçbir şey düşünmemekti.
Yine uzandın Benimle bir şiir gecesine gel! Genç, güzel, ne hâlâ uzanıyorsun? Belki bir adam buluruz sana diye annesi, Aylini bir fok balığı gibi kanepede kıvırıp dururken öfkeyle bağırdı.
Anne! Bırak beni. Dinleniyorum! diye yanıtladı Aylin.
Nuriye, annelik rüzgarı gibi, yetmişine yakın yaşında olmasına rağmen enerjisiyle köy meydanını çalkalıyordu: kültür merkezinde konserler, ilin merkezinde aktivist toplantıları, emekli kadınlarla şiir buluşmaları Her an bir yerlere koşar, insanlara yardım etmenin, tembel kalmamanın önemini anlatırdı. Torunlara enerji yetmez miydi? Aylinin hiç enerji kalmamıştı.
Annesi çorapları bir köşeye koyup, kırmızı renkli çorapları Aylinin önünde çalkalamaya devam etti.
Anne, bırak çalkalamayı. Sanki kırmızı bir bez gibi boğazına düğümlenmiş! diye bağırdı Aylin.
Aylin, evladım dinle beni Artık büyüksün, çocuk düşünme vakti geldi! Ben de torunlar görmek istiyorum. Yoksa birden ölürüm dedi Nuriye.
Anne, bilmiyorum, düşünmek istemiyorum. İşim ağır, maaşım düşük, sırtım ağrıyor, bir de evimiz iki kişiyle dar; çocuk nasıl? Gün bitti, nehayet bir lütuf! diye cevapladı Aylin.
İşte tam da bu, diye içini çekti anne, Sen de hayatını biraz farklı koysana. Sadece işe ve kanepeye takılı kalma. Şöyle bir şey duymuş muydun? Elif Hacıoğlunun torunu çok zeki
Anladım anne! dedi Aylin sertçe. Ama hamile kalamam, çünkü sen torun istiyorsun! Bunun için evlenmek gerekir, ama benim gibi birine uygun damat yok! Veli bir kez vardı, o bile sen reddettin!
Aylin, bir zamanlar ona ilgi gösteren Mehmeti hatırladı. Güzel bir gençti, ailesi zengindi. Nuriye, Hayır! demişti; Erkek çocuklarıyla oynasın, evde kalsın! diye.
Mehmet sonunda Aylinin tek arkadaşı olan Zeyneple birlikte çıktı. Zeynep, damat seçmede pek titiz değildi. Altı ay önce Zeynep, Mehmete üçüncü çocuğunu doğurdu. Şimdi herkes neşeli, kimse kanepede uzanmıyor, kimse kek yemiyor; herkes çayını dört kaşık şekerle içiyor.
Mehmet hatırladın mı? dedi Nuriye dudaklarını büzerek. Başka erkekler de var, ama evden çıkman lazım.
Keşke daha erken çıkmış olsaydım, anne! Şehre gitmek, bir üniversiteye kaydolmak istedim! Sen Gideceksin, yalnız kalacaksın demiştiniz, Şehirde dolandırıcılar var diye uyarmıştınız. Sonra beni bir meslek yüksekokuluna, teknik bir bölüme zorladınız. Fizik sevmiyordum, ikinci sınıfta neredeyse düşecektim!
Sen çaba göstermedin diyerek anne karşı koydu.
Daha iyi olurdu beni kovmuş olsan! Senin dediklerine uymadığıma göre, en azından grup doldurmak için en az talep gören bölüme atıldım. Elektrik mühendisliği ne işe yarar? Postada mı? diye alay etti Aylin.
Posta bir istikrar işidir. Her zaman iş vardır, eve yakın, öğle yemeğine de gidebilirsin! dedi Nuriye.
Anne! Belki birinin hayalleri burada biter, ama benim hayalim bu değil.
O zaman doğur
Hayır, anne. Çocuk sahibi olmak istemiyorum, onlara iyi bir hayat veremeyeceğim. Kızım da benim gibi sevmediği bir işte çalışmasın, emeklilik günlerini saymasın.
Anne gözleri endişe ve hüzünle doldu; ne zaman kırılma anı geldiğini anlayamıyordu. Neden Aylin bir zamanlar neşeli bir gençten bu ağır hâle bürünmüştü?
Senin için daha iyi bir yaşam istedim, sıkıntı çekmesin! Şimdi ise teşekkür etmedin! Beni torun doğmamaya zorlayorsun! diye öfkeyle bağırdı Nuriye.
Anne, sen de bir iş bulmasan? Belki sıkılıyorsundur, enerjini harcayacak bir şey bul. Çocuk bakıcılığına gidip bir günümüzü deniz kenarına götürelim. Ben de bir daha köyden çıkmadım, belki bir kez de dünyayi görebiliriz. Düşün ki, posta ile evin arasındaki yoldan daha uzun ve ilginç
Nuriye başını salladı.
Kime gideyim ki?
Mehmete! Paraları var, çocukları çok. Hadi gidip oyun oynayın!
Mehmete mi? Nuriye bir an duraksadı. Tanrı korusun, gidebilecek miyim? Yaşlı birini alırlar mı?
Deneyin. Para peşinde koşmazlar, diye fısıldadı Ayllın. Annesi, Mehmete asla gitmeyecekti, çünkü annesi onu kesin bir şekilde reddetmişti.
İşte böyle oldu.
Zaman geçtikçe Nuriye çorapları çalkalamayı bıraktı, kendi iş ve toplumsal hayatına yöneldi. Bir gün il merkezindeki emekli kadınlar toplantısında gençlerin aile sorunları konuşulurken, aniden kendini tanımadığı insanlara kızım amaçsız yaşıyor, hiçbir şeye tutunmuyor diye içini döktü.
Yani çiçek gibi yetiştirdim, şimdi meyvelerini topluyorum dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Ne kadar gübre ekersen, o kadar meyve çıkar! Kızına sadece nasihat ve yönlendirme mi verdin? Bir ev mi aldın? İyi bir eğitim mi? Ya da aşk hayatını mı düzenledin?
Ben de ne yapabilirim ki? diye mırıldandı Nuriye. Kocam beni hamile kaldıktan sonra terk etti. Kimse yardım etmedi, her şeyi tek başıma taşıdım!
Niçin çocuk doğurdun, eğer bir şey yoksa? Anne olmamalıydın, çocuğa bir şey sunamazsan! Şimdi torun istemek, kızının aynı kaderi yaşamasını mı istiyorsun? Posta memuru maaşıyla? Tebrikler, yılın annesi!
Bu sözler Nuriyeyi derinden yaraladı; bir an öfkeyle karşılık verdi, sonra sessizleşip toplantıdan ayrıldı.
Gece boyunca kafası bir hayalet gibi dolaştı; annesinin kızı atlı bir çifte binmesini, atların çalan bir müzik eşliğinde koşmasını, bir köprüden geçerken balonların patlamasını, bir çocuğun denizde bir balık gibi yüzdüğünü gördü.
Annesi, kızını at sürmekten, İvanla evlenmekten, ciddi bir erkekle çıkmaktan, sarhoş adamlar olduğu için dansa gitmekten yasaklamıştı. Her yönüyle anne kanadı altında büyütülmüş, sevdalar ve korumacılık birbiriyle iç içe geçmişti.
Nuriye bir derin nefes aldı ve fark etti ki, Aylinin hayatını kendisi inşa etmiş, hayallere yer bırakmamıştı. Değişiklik yapması gerektiğine karar verdi, ve hemen harekete geçmek istedi.
Ertesi gün komşusunun evine gitti; komşu, İvanın annesiyle arkadaştı ve bir bakıcı arandığını söyledi.
Çocuklar üçüncü kez doğdu, yardıma ihtiyacımız var. Sen de bir iş arıyor musun? diye sordu komşu.
Arıyorum. Alınırsa memnun olurum.
Nuriyeyi işe aldılar. İş zor ama ona keyif veriyordu: üç küçük çocuğu, azalan bir maaşı, ama hâlâ iyi bir gelir.
Aylin, annesinin işe başlamasını öğrenince şaşırdı, ardından sevindi. Artık anne sürekli sorular sorup rahatsız etmemeye, yorgunluktan uyumaya, evde yorgun düşmeye başladı. Birkaç ay içinde yeterli para biriktirdi ve Aylini bir tatile göndermeyi başardı.
Tatil zamanı geldiğinde Nuriye sadece bir bilet aldı: Aylinin doğum günü hediyesi.
Kızım, bugün 33yaşındasın! Kutluyorum, hayat şimdi yeni bir sayfa açıyor! İşte bir seyahat, dünyayı gör, insanları tanı. Sen hep yanımdaydın, şimdi sıra sende. dedi Nuriye, biletini uzatarak.
Aylin bileti, annesini gördü, masadan kalkıp annesine sarıldı.
Teşekkür ederim, anne, dedi. Memnuniyetle gideceğim. Hayat gerçekten yeni başlıyor, her şey önümde.
Tatilden döndükten sonra Aylin, bitki gibi kök salmak yerine muhasebe okumaya karar verdi. İlk müşterileri Mehmet ve eşi oldu; zamanla diğer girişimciler de ona yöneldi. Muhasebe işi o kadar iyi geliyordu ki, seyahat edip keyifli bir yaşam sürmeye başladı; bu sadece dizilerdeki ya da keklerdeki hayaller kadar gerçek değildi.
Üç yıl sonra Aylin, Serkanı tanıdı. Bir yetim evinden bir bebek evlat edindiler; bir yıl sonra Aylin hamile olduğunu öğrendi. Geç bir çocuk demelerine aldırmadı; hayatının hâlâ önünde olduğunu biliyordu, kimsenin sözüne kulak asmadı.
Her şey yoluna girdi; Nuriyenin hayali de gerçekleşti. Şimdi iki torununun mutlu büyüdüğü, gülen bir büyükanneydi. Çok mutlu bir büyükanne.




