O gece, oğlum ve gelinimi evden çıkardım, anahtarlarını aldım; yeter artık diye düşündüm.
Bir hafta geçti ve hâlâ yaptıklarıma inanmakta zorlanıyorum. Kendi çocuğumu ve eşini evimden kovdum. Peki bir şey söyleyeyim mi? İçimde bir suçluluk hissi yok. Zaten bu kararın sınırı dayandı; bu kararı vermemi onlardan zorladılar.
Her şey altı ay önce başladı. İşten eve döndüğümde, her zamanki gibi yorgun ve sadece bir çay, biraz sessizlik istiyordum. Mutfakta ne gördüm? Oğlum Rui ve gelini Beatriz; o peynir kesiyor, Rui masada oturmuş gazeteyi okuyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek:
Anne, merhaba! Seni ziyaret etmeye karar verdik!
İlk bakışta bir sorun gibi değildi. Ruiyi gördükçe mutlu olurum. Ancak anladım ki bu bir ziyaret değildi; bu bir yerleşme çabasıydı. Uyarı ya da istek olmadan evime girdiler ve kalıcı hale geldiler.
Bildiğim kadarıyla, kiraladıkları daireden çıkarılmışlardı; altı aydır kira ödemiyorlardı. Onlara kendi imkanlarınızın ötesine çıkmayın, daha mütevazı bir yer bulun demiştim. Fakat onlar, Lizbonun merkezinde, yenilenmiş bir daire, balkonu manzaralı bir yer istiyorlardı. Her şey yıkıldığında ise annemin evine sığınmışlardı.
Anne, sadece bir hafta kalacağız. Söz, yeni bir ev arıyorum diye ısrar etti Rui.
Ben aptal gibi inandım. Bir hafta dünyanın sonu değil, dedim. Aileyiz, yardım etmeliyiz diye düşündüm. Nasıl bir sonuç doğuracağını bilmezdim
Bir hafta, sonra bir hafta daha, ardından üç ay geçti. Kimse yeni bir ev aramıyordu; evde kendilerini sahipmiş gibi tutuyor, sorumluluk almıyor, yardımcı olmuyorlardı. Beatriz ise Tanrım, ona nasıl yanılmıştım.
Yemek yapmıyor, temizlik yapmıyor, günlerini arkadaşlarıyla geçiriyor, evde olduğu zaman ise kanepede telefonla oynuyordu. Ben işten gelince akşam yemeği hazırlıyor, bulaşıkları yıkıyor, o ise otel misafiri gibi kendi bardağını bile yıkamıyordu.
Bir gün, dikkatli bir şekilde önerdim: Belki ek bir iş bulabilirsiniz, bu işleri kolaylaştırır. Cevapları hemen geldi:
Ne yaptığımızı biliyoruz, ilginiz için teşekkür ederiz.
Ben su, elektrik, doğalgazı ödüyor, onların bir kuruşu bile yoktu. Bir şeyler istediklerinde aniden tartışma çıkıyor, söylediklerim fırtına gibi büyüyordu.
Geçen hafta bir gece yarısı, uyuyamadığım bir anda, oturma odasında yüksek sesle televizyon, Rui ve Beatriz gülüyor, bağırıyorlardı. Sabah altı gibi kalkmam gerekiyordu. Gidip söyledim:
Uyuyacak mısınız? Erken kalkmam lazım!
Anne, başlama diye karşılık verdi Rui.
Maria Hanım, dram yapma diye ekledi Beatriz, bana bakmadan.
Bu damla suyu taşırdı.
Bavulları toplayın. Yarın buradan ayrılacaksınız.
Ne?
Açıkça duydunuz. Çıkın. Ya da ben paketlemeye yardımcı olayım.
Ben çıkmak üzereyken Beatriz hafif bir kahkaha attı. O anda hatasını anladı. Üç büyük çanta aldım ve eşyalarını içlerine doldurmaya başladım. Engellemeye çalıştılar, yalvardılar, ama çok geçti.
Şimdi çıkın, yoksa polisi ararım.
Yarım saat içinde çantalar koridorda, anahtarları aldım. Gözyaşı, pişmanlık yoktu; sadece kırgınlık ve azarlama duygusu vardı. Artık umurumda değildi. Kapıyı kapattım, kilidi kilitledim ve oturdum. Altı aydır ilk kez sessizlik içinde.
Nereye gittiler? Bilmiyorum. Beatrizin ailesi, arkadaşları var, bir kanepede düşebilecekleri bir yer. Sokakta kalmadıklarını biliyorum.
Pişman değilim. Gerekli olanı yaptım. Çünkü burası benim evim, benim kalesim. Kimsenin, çocuğum dahil, kirli ayaklarıyla içeri girmesine izin vermeyeceğim.
Bazen hayır demek en büyük sevgi göstergesidir. Çünkü kendine saygı duyan, başkalarına da gerçek anlamda saygı gösterebilir.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



