Bugün, Elif’in bir başka zor gününün ardından aklım hâlâ ormanın soğuk gölgesinde takılıyor. Sevda, oğlum Aliyi tek başına büyütmek zorunda kaldı. Kocası, evliliği bir gece yarısı gibi uçuran, sorumsuz bir tipti; doğumdan hemen sonra boşandı. Aliye sadece maddi açıdan değil, aynı zamanda duygusal açıdan da destek olabilecek bir baba, yani Sevdanın babası, Mehmet amcayla kaldı. Onsuz ne yapardım, aklıma bile gelmezdi.
Boşanmanın ardından gelir neredeyse yoktu, eski eşi nafaka ödemeyi de reddetti. İş bulmak zorundaydım. O zaman amcam derin bir nefes alıp şöyle dedi:
Tamam, çalış. Ben de Aliyle ilgilenirim. Endişelenme.
Böylece Ali, amcamın gölgesinde büyüdü. Bir yandan onun babasına bir miktar kıskançlık hissi doğdu; o kadar bağlanmıştı ki, ben ise uzun saatler ofiste geçiyor, çocuğa vakit ayıramıyordum.
Sabah işe gitmek üzere hazırlanırken Ali aniden ayağa kalktı ve sevinçle bağırdı:
Bugün amcamla mantar toplamaya gideceğiz, harika değil mi?
Sordum, gözüm amcamda:
Gerçekten mi, amca? Nereye gideceğiz bu sefer?
Çamlıdere Ormanına, dedim ki, gözetle mantarlar çıkmış.
Mehmet amca yıllardır mantar ve balık tutmayı bir tutku gibi sürdürür, beni küçükken de bu işlere alıştırmıştı. Ben de izin verdim:
Sadece gece karanlığına kadar kalalım, tamam mı?
Ne zaman dönersek iki sepet mantar toplarız, sonra eve dönüp dinleniriz, ha? diye göz kırptı amca.
Otobüsle ormana kadar gittik, ardından yürüyüşe devam ettik. Çamlıdere Ormanı, şehrin hemen çıkışında başlar, yedi yaşındaki Ali için bile zorlayıcı olmaz. Yolun sonunda bir araba aniden durdu.
Selam Mehmet amca, yine mantar mı topluyorsun? dedi sürücü, uzun zamandır tanıdığım bir adam, Anatol.
Mehmet amca karşılık verdi:
Evet, duydum ki mantarlar bolmuş.
Çamlıderede mantar kalmadı; herkes topladı. Biraz daha uzak, Kurtköy Ormanına bak, orada var. Ben de oraya gidiyorum, istersen seni de oraya götürürüm.
Lütfen, zahmet olmazsa dedim, bir umutla.
Anatol, Mehmet amcayı ve Aliyi Kurtköy Ormanının girişine bıraktı. Geri dönmek için bir otobüs bulmaya söz verdik; olmazsa Anatol bizi tekrar alırdı.
Ali, amcasıyla beraber ormanda dolaşırken sorularını bir bir sorar, amca sabırla yanıt verirdi. Mehmet amca, Alinin gözünde her şeyden haberdar, kahraman gibi bir figürdü. Mantarlar boldu; ikimiz de uzun süredir aradığımız bir şeyin peşindeydik. Fakat birden amca bir elini havaya kaldırıp bir anda yere yığıldı.
İlk başta korkmadım. Yaklaştım ve sordum:
Amca, bir şey mi oldu?
Dedi ki, hareket etmedi. Kalbi hâlâ atıyordu ama hareketsizdi. Çaresizce onu sırtına çevirdim, ama bir şey değişmedi. Bağırarak:
Lütfen kalk! Uyan! Beni korkutuyorsun, amca!
Diyenin içi parçalandı; gözlerim doldu. Akşam eve döndüğümde, amcayı ve Aliyi bulamadım. Telefonum sinyal dışıydı, Neden hala oradalar? diye düşünürken endişe bir korkuya dönüştü. Bir saat içinde panikledim, iki saat içinde polis karakolundaydım, görevliye yalvararak çığlık attım:
Çocuk ve amca! Ormanda kayboldular! Lütfen yardım edin!
Görevli de hemen gönüllü ekipleri çağırdı.
Gönüllüler çabuk harekete geçti. İki saat içinde, polisle beraber, ormanı taramaya başladık. Ama sadece Çamlıdere Ormanını arıyorlardı! Ali, hâlâ yerde sessizce oturuyordu. İçimden kendime seslendirdim:
Sakin ol, küçük, amcan nasıl öğretmişti? Zor anlarda soğukkanlı kal. Kendine gel!
Kendi yanaklarıma bir tokat attım; ağlamayı bıraktım. Tekrar düşündüm:
Nefes alıyor mu? diye kendime sordum. En büyük korkum, nefes almayacaktı.
Kendi kendime mücadele ederek, başını amcasının göğsüne koydum. Göğüs hafifçe kalkıyordu. Nefes alıyor! diye sevinçle bağırdım. Şimdi sadece oturup beklemek gerekiyordu. Anneme telefon etmeye çalıştım; sinyal yoktu. Saatler geçiyordu.
Gece yaklaşırken, aklıma amcamın doğada hayatta kalma taktikleri geldi.
Gece olur, amca uyanmazsa buz gibi zeminde donar. Öğrettiği gibi hareket etmeliyim.
Sırt çantamdan çakmak çıkardım, ince dallar topladım ve ateş yakmaya çalıştım. İlk denemede zorlandım, ama sonunda alev yükseldi.
Şimdi odun toplamalıyım, karanlık gelmeden. Tüm gece yakacak kadar odun bulmalıyım diye düşündüm.
Kızıl çam dallarını koparıp topladım, amcama koydum:
Donma, amca. Ben sana daha fazla odun getiririm, birlikte ısınıp kalacağız.
Gece, sesler beni tüylerim diken diken etti. Ormanın çığlıkları, boğazıma kadar geldi. Yine de ateşin ışığına tutunarak bir an önce odun ekledim.
Unutma, amca, ateş sönmemeli diyerek kulağıma fısıldadım.
Sabah olduğunda, termosumda kalan çayı Aliye içirdim, bir kısmını amcaya verdiğimde başını hafifçe kaldırdım.
Su lazım, onsuz hayatta kalamayız diye düşündüm.
Ormanın içinde bir pınar gördük. Yanına baktığımda kırmızı bir çalı fark ettim.
Kurt çiğesi, yenmez diye hatırladım amcamın sözünü. Yemek yerine başka işimize yarar. Çalıdan birkaç meyve topladım, termosu doldurup pınara götürdüm, kırmızı taneleri iz bırakmak gibi bir iz bıraktım.
Arama çalışmalarının üçüncü gününe gelmiştik. Orman defalarca taranmış, şehirden yeni gönüllüler gelmişti. Sevda, üç gecedir uykusuz, gözlerinin altında kara halkalarla gönüllülere koşuşturuyor, Aramaya devam edin! diye bağırıyordu. Kendi kendine Yağmur gibi yorgun, ama umudum hâlâ var, diyordu. Dördüncü gün, bir gönüllü cesaretini toplayıp ona şöyle dedi:
İstatistikler gösteriyor ki üç günden fazla arama, can kaybı riski yüksek. Ormanın ötesinde bir bataklık var, belki oraya bakmalıyız.
Sevda çığlık attı:
Hayır! Baba bu bölgeyi çok iyi biliyordu, asla bataklığa götürmezdi! Onlar hâlâ yaşıyor, ben biliyorum! Araştırmaya devam edin!
Beşinci gün, ormandan zorla çıkmaya çalışan Sevda, bir an arabaların fren sesini duydu. Arabadan Anatol çıktı, Sevdayı görünce şaşkınlıkla sordu:
Ne oluyor burada?
Anatolun yüzü bir anda soluklaştı.
Beş gün önce onları Kurtköy Ormanına bırakmıştım.
Sevda bağırdı:
Hemen buraya gelin!
Birkaç saat sonra genç bir üniversite öğrencisi, gönüllü bir grup içinde ormanda dolaşıyordu. Duman kokusu çekti ve bir ateşin yanına geldi; sadece hafifçe yanıyor, iki beden örtülmüş.
Ali! diye sessizce bağırdı.
Bir figür, çocuğun hareket etmesiyle canlandı.
Uzun zaman oldu. Amca bir kaç kez bilinci toparladı, su ve ekmek verdim. O hâlâ yaşıyor, sadece baygın, dedi zayıf bir sesle Ali.
Yanındaki anne, yanık bir kadın gibi, amcasını ambulansa bindirirken bağırdı:
Amca, tutun! Bana ihtiyacın var! Bana daha çok şey öğretecek daha çok zaman var! diye mırıldandı.




