Telefon çaldı. Numara tanımadığım biriydi. Ellerim hâlâ bulaşıkları kuruturken çabukca açtım.
– Günaydın, Hanımefendi Ayşe? dedi kadın sesi, genç, sakin, hafif bir Batı Almanya aksanıyla.
– Evet, dinliyorum.
– Lütfen telefonu kapatmamalısınız Çok önemli bir şey söyleyeceğim. Sizin eşinizle çocuğum var.
İlk anda kulakımda bir yanlış anlaşılma gibi çınladı. Sonra bir şaka olduğunu düşündüm. Üçüncü anda bütün vücudum buz gibi sertleşti. Düşmemek için tezgaha yaslandım.
– Ne diyorsunuz? diye fısıldadım.
– Ahmet bir kamyon şoförü. Almanyaya giden bir rotada. Bir yıldan fazla bir süredir görüştük. Onun bekar olduğunu sanıyordum.
Sözcükler yavaşça, sanki bu konuşmaya aylar önceden hazırlanmış gibi döküldü. Her bir hece bir çekiç darbesi gibi çarptı. Kocam, dün akşam Yükleme uzadığı için biraz daha kalacağım diye SMS atmıştı o an başka bir ailesi vardı.
– Çocuğumuz yedi ayın üzerinde dedi o kadın. Para istemiyorum. Sadece bilmenizi istiyorum.
Telefon elimden kaydı. Düşüş sesi, kırılmış bir cam gibi sessizliği deldi. Buzdolabındaki ortak fotoğrafa baktım ve hayatımın bir anda parçalandığını hissettim.
Ne kadar süre yerde, dolaba yaslanarak oturduğumu hatırlamıyorum. Zaman durdu sanki. Kafamda tek bir cümle çınlıyordu: Sizin eşinizle çocuğum var. Tekrarladıkça acısı daha da artıyordu.
Akşam olduğunda Murat aradı. Sesinde her zamanki sakinliği vardı.
– Her şey bitti, yarın geri geliyorum. Bir şey getirmemi ister misiniz? diye sordu, bir arkadaşıyla konuşur gibi.
Şaşkına döndüm. Evet, gerçeği getir demek istedim ama sadece fısıldadım:
– Gel. Konuşmamız lazım.
Ertesi gün kamyonu apartmanın önüne park etti. Pencereden bakarken, yorgun ve farkında olmayan bir şekilde arabasına oturdu; bu ev artık onun evi değildi. İçeri girdi, alışılmadık bir şekilde bana sarıldı. Ben geri çekildim.
– Almanyadan bir kadın bana bastı dedim. Seninle çocuğu olduğunu söyledi.
Gözlerinden kan akıyormuş gibi bir ifade geçti. İtiraz etmeye çalışmadı; yalnızca yere baktı, birkaç saniye sonra konuşmaya başladı.
– Bunu böyle öğrenmeni istemedim. Çok büyük bir hataydı. Kontrol dışına çıktı. sesi çatladı. Başlangıçta sadece bir tanışmaydı. Kahve, sohbet, otoparktaki bir an. Bazen insanın birine dinlenmesi gerekir.
– Sonra da çocuğu döllenmişsin keskin bir sesle ekledim. Yeter ki bu kadar.
Sessizliğe büründü. Savunacak bir şey kalmamıştı.
– Ben evli olduğumu söylememiştim bir an duraksadı, ardından ekledi. Hamile kaldığında ona her şeyi yoluna koyacağıma, kredi alacağıma, yardım edeceğine söz vermiştim. Ama yapamadım. Nasıl anlatacağımı bilmedim.
Öfkem bir soğuğa dönüştü. Ona bakarken sadece boşluk görüyordum. Yirmi yılı aşkın süredir yanımda olan bu adamı, bir cam tabakanın arkasından izliyormuş gibi hissettim.
– Neden? sonunda sordum. Her şeyimiz vardı.
– İşte bu yüzden fısıldadı. Çok fazla rutin, çok az birbirimiz.
O anda anladım ki, aldatma her zaman ateşten doğmaz; bazen sessizlik, konuşmama, yılların suskunluğundan çıkar. Ama bu, acıyı azaltmaz.
Mutfaktan çıkıp soğuk bir benzin kokusu bıraktı. Kapılar kapanınca ben sandalyeye çöküşüm. Evde sessizlik hâkim. Masada hâlâ sıcak bir kahve fincanı duruyordu. Bir an her şeyi kırıp parçalamak istedim ama sadece kenara ittim.
Ertesi gün telefon çalmadı. Bir sonraki gün de. Sonra bir SMS geldi: Bir şey düşünmem lazım. Lütfen kapıyı kapama. Cevap vermedim.
Akşam bilgisayarı açtım, onun profilini buldum. Genç, sıradan bir kadındı. Fotoğrafta bir erkek çocuk tutuyordu; gözleri Marka çok benziyordu, kalbim bir yumruk gibi sıkıştı.
Gözlerimi başka yere çeviremedim. O an anladım ki, onun acısı da gerçek ama benden farklı. O da bir yalan içinde yaşıyordu; bizimle aynı hikâyenin bir parçasıydı, ama izni olmadan yazılmıştı.
Laptopu kapattım. Gözyaşı gelmedi. Sadece derin bir yorgunluk vardı; sanki bütün yıllar bir anda üzerime çökmüş gibiydi.
İki hafta geçti. Ev çok sessiz, yatak çok genişti. Başta onun arayıp gelmesini, kapıda o tanıdık bakışını görmeyi bekledim. Ama bu sefer gelmedi. Yerine basit bir zarf, dalgalı bir el yazısı, aceleyle atılmış bir mektup buldum.
Affını istemiyorum diyerek başladı. Sadece bilmeni istiyorum ki planlamamıştım. Çift hayat sürmek istemedim. Oldu. Cesaretim yoktu gerçeği söylemeye. Çocuk benim. Onlara yardımcı olacağım ama hayatlarını istemiyorum. İstersen geri dönebilirim.
Mektubu defalarca okudum. Her cümle farklı bir tonda; birincisi pişmanlık, ikincisi bahane. Çocuk benim mi, yoksa geri dönmek istiyorum mu daha çok acıttı? Kendini yakan bir evin önünden geri dönmek nasıl olur?
Birkaç gün sonra geldi. Kapıda, incelmiş, saçlarındaki gri tellerle. Aynı dünyayı fethetmiş gibi bir bakışla bana baktı. Elinde bir çanta, sanki her şeye hazırmış gibi.
– Hak etmediğimin farkındayım dedi. Ama sensiz yapamıyorum.
Sesim çıkmadı. Onu içeri aldım. Masaya oturdu, sabah kahvelerimizi içtiğimiz o aynı masaya. Uzun uzun sessiz kaldık. Sonra sordum:
– Ya o?
– Eve döneceğimi biliyor sessizce cevapladı. Beni tutmak istemedi.
Konuşma hiçbir karar ya da vaat üretmedi; sadece aramızda asılı kalan bir boşluk bıraktı.
O günden beri ayrı odalarda uyuyoruz. O hâlâ yemek yapıyor, temizlik yapıyor, farkında olmadan tamir eden şeylere bakıyor. Ben ise, her şeyi birleştirmenin imkânsız olduğunu öğreniyorum, ne kadar istersem de.
Akşam ışıkları söndürdüğümde, o çocuk aklıma geliyor; Markın gözlerine sahip o erkek çocuğu. Merak ediyorum, bir gün babasını tanımak isteyecek mi? O zaman ona affedebilir miyim, babası yapmadan önce?
Artık bu adamı hâlâ sevebilir miyim bilmiyorum. Ama yalan içinde yaşamayı bıraktım. Bu acıtsa da, gerçek bir şeyin başlangıcı bu.




