Kader Eli Uzattı

Bugün bir kez daha kaderin uzanmış ellerini düşündüm.

Ailem bir zamanlar bana göre sağlamdı: babam, annem, evimizde her şey yolunda gibi görünürdü. Altıncı sınıfa başladığımda evimizin içinde bir şeylerin kırıldığını, bir eksik olduğunu hissetmeye başladım. Anne ve babamın alkolle aralarına girip yola düşmesiyle evimiz bir çukurun içine sürüklendi. İlk önce baba, ardından anne; alkolün pençesine düşen iki yetişkinin hâlâ kurtulamayacakları bir çukurda boğulduklarını fark ettim. Okulun sonuna yaklaştıkça, bu çukurdan çıkmanın neredeyse imkânsız olduğunu anladım; ne kadar çabalasalar da zemine daha da iniyorlardı.

Bazen birbirlerini hor gören anne babam, öfkesini bana yöneltiyor, ben de bir köşe, bir gardırobun arkasına saklanıp gözlerinden kaçmaya çalışıyordum.

Ben neden böyle acı çekiyorum? diye gözlerimden akan gözyaşlarıyla şikayet ederken, babam bir akşam karanlığında Marketin dışına çıkıp bir şişe çay al! diye bağırıyordu. Karanlıkta dışarı çıkma korkusuyla direnirken, bir adım atmadığım sürece bir darbeyi kaçırabileceğini düşünüyordu.

Annem de Yanına komşu Vildana gidip para iste, biz zaten vermiyoruz; para olmadan gelme! diyerek kapıdan itiyordu.

İlerleyen zamanlarda evden kaçmaya başladım; annem ve babam içkiden başka bir şey düşünmediği sürece dışarı adım atmamak zorundaydım. On birinci sınıfa başladığımda karanlıktan korkmuyordum, ona alışmıştım. Köyün kenarında terkedilmiş bir kulübeye gizlendim, sabahları erken saatlerde evime döner, defterlerimi ve kitaplarımı alıp okula koşardım.

Bir gün şunu düşündüm: Okulu bitirince diplomamı alıp köyden kaçacağım, bir ilçe kasabasına gideceksem üniversiteye bile girebilirim. Ancak önce kuruş kuruş biriktirmeliyim. Hemen gizlice para biriktirmeye başladım; pek de çok biriktiremese de bir şeyler biriktirebildim.

Diplomam elime geçtiğinde notlarım pek parlak değildi. Bir çanta içinde sakladığım pasaport ve birikmiş birkaç lira ile kasabamızın merkezine göç ettim. Anne ve babama hiçbir şey söylemedim; artık kimseye söylenebilecek bir şey kalmamıştı. Normal bir hayat, bir eş, bir ev kurmak istiyordum; sadece var olmak yetmiyordu.

Kasaba beni sıcak bir şekilde karşılamadı. Bir meslek yüksekokuluna başvurdum, belgelerimi teslim ettim. Yetkililer başvuranların çok olduğunu, düşük notlarım nedeniyle kabul edilmeyeceğimi ve ücretli eğitim için de paramın olmadığını söylediler. Umudum kırıldı, otobüs durağının yanındaki bir bankta oturup düşüncelere daldım.

Etrafımda insanlar koşturuyordu, bir yandan da hayatın akışı sürüyordu.

Her insanın bir hedefi var, diye düşündüm kendi kendime. Herkes bir şey için koşuyor, ben ise nereye gideceğimi bilemiyorum. Neredeyse param yok, ama evime geri dönmek de mümkün değil. Orada beni ne bekler? Burada kalacak da bir yer yok.

Gece kararıyordu ki yanımda oturan yaşlı bir kadın, elinde küçük bir çanta, beni fark etti.

Kızım, neden burada oturuyorsun? Seni uzun zamandır izliyorum. Marketten çıkıp geri gelmişsin, yine oturuyorsun. Bir şey mi oldu? diye sordu.

Aynen, nereye gidecek bir yerim yok. Köyden geldim, meslek yüksekokuluna girmek istedim ama belgelerim reddedildi, notlarım düşük, parayla okutamıyorum, diye ağlayarak anlattım.

Burada hiç tanıdığın yok mu? diye sordu.

Hayır. Eve dönmek istemiyorum, çünkü anne babamın tek düşüncesi içki; geri dönersem ben de aynı hâle gelirim, dedim.

Kadın gülümseyerek Ben Nermin Hanım, ama herkes beni Nermin olarak çağırır, dedi. Ben de bir evsiz kalmış bir kadınım. Kızımla aram bozuldu, evsiz kaldım, şimdi ise bir öğrenci yurdunda temizlik işçisi olarak çalışıyorum.

Nermin Hanımın sözlerinde bir teselli buldum, içimde bir umut yeşerdi. Öyle ki yolda yürürken, hayatımın zorlu anılarını ona anlattım.

Benim bir kızım var, adı Tansu. Tren konduktörüydü, bir iş adamıyla tanıştı; onunla ortak bir iş kurmak istedi. Ben de ona evimi sattım, birkaç lira biriktirdim, ama o adam beni kandırdı, kızım ortadan kayboldu, ben de bir temizlikçi olarak istasyonda kalakaldım. dedi.

Yurdun küçük odasına vardık ve Nermin Hanım beni bir çay ikram etti. Sabah seni kafe müdürünün yanına götüreceğim, istasyonun yakınında. Orada hep eleman eksikliği vardır, genç, sağlıklı ve güzel bir yüz var; kim bilir Belki bir şeyler değişir, dedi.

İşi kabul ettim, kafe müdürü Anton, genç ve güler yüzlü bir adamdı. İşte bu, güzel bir kız var. Seni işe alıyor, yurdumda bir oda da ayıracağız, diye söz verdi. Böylece kaderin elini biraz daha sıkı tutmuş gibi hissettim.

İlk kez bir erkeğe aşık oldum. Antona ilk bakışta kalbim çarpmaya başladı. Hiçbir erkekle tanışmamıştım; onun karşısında bir tavşan gibi duruyordum. Anton bana nazikçe gülümsedi, garsonluk işini verdi, odasını bana ayırdı. Küçük hediyeler, ruj, maskara, ucuz bir parfüm bile getirdi. Ben ise onun gözlerinde kayboluyordum.

Bir akşam işten çıkınca, Arabamı al, otur, dedi. Yoruldun, biraz dinlen. Gözlerim kızardı, o bana dikkat etti, sabah yine işe koştuğumda aklıma Şanslı mıyım? Hayatımda ilk kez bir aydınlık mı doğuyor? diye geldi.

Bir hafta sonu yurt önünde genç bir adam durdu, Selam, burada mı oturuyorsun? diye sordu.

Evet, ikinci katta, dedim.

Ben de burada oturuyorum, adım Maksim, uzun yol kamyon şoförüyüm. Köyden geldim para kazanmak için, ama yine de köye dönmek istiyorum. Sen kimsin? Beni burada daha önce görmemiştiniz.

Ben de Elif, köyden yeni geldim, dedim. O an köyde kalmanın belki daha iyi olacağını düşündüm ama şehrin çekiciliği hâlâ beni büyülüyordu.

Maksim zaman zaman bana hikayeler anlatırdı; gittiği şehirler, gördüğü insanlar, çikolata gibi şekerler ikram ederdi. Biz sadece dosttuk; o benim sadece bir arkadaşım olduğunu bilir, kalbimin başka bir yerde atıp durduğunu sezirdi.

Antonun bir dairesi oldu, ben de oraya taşındım; gizlice buluşur, o bana Evliyim, ama evliyim, yine de seni seviyorum, eksik bir şey kalmayacak, yazın seni deniz kenarına götürürüm, diyordu. Ben de ona tamamen teslim olmuş, mutluluktan uçuyordum.

Sonra bir gün hamile olduğumu fark ettim. Antona haber vermek istedim; akşam eve geldiğinde boynumu ona sararak Anton, bir çocuğumuz olacak, diye haykırdım.

O ise çığlık gibi bir sesle Ben sana daha önce söyledim, evliyim, iki çocuğum var! Bunu istemiyorum! dedi, bir paket para bıraktı ve Üç gün içinde buradan çık, yoksa bir daha asla görmeyeceksin, diye tehdit etti, kapıyı çarparak kapattı.

Nermin Hanımın Şehre mutluluk aramaya gelen çok kişi var; ama gerçekten mutlu olabilen azdır, sözleri aklıma geldi.

Bir an düşündüm, çantamı topladım, anahtarı posta kutusuna attım, yurdun odasına geri döndüm. Nermin Hanım beni çayla teselli etti.

Ah evlat, kaderin nasıl bir oyun oynadığını görüyorsun, dedi. Erkekler bazen böyle olur, sen ağlama, çocuğu dünyaya getirmek zorunda değilsin, kader seni sınar; dayanacaksın, belki bir gün elini tutar.

O gece Nermin Hanımın sıcak sesiyle uyandım, sabah kapı çaldı ve Maksim neşeyle Elif, geri döndün mü? dedi, çikolatalarıyla birlikte içeri girdi.

Ne oldu, anlat, yardımcı olurum, dedi. Ben de ona Antona nasıl güvenip kalbimi kırdığımı, ona aldığım acıyı anlattım.

Artık ağlama, aptalca birine kan verdin. Şimdi çocuğun ve kendin için düşünmen lazım. Ben markete gidiyorum, sana yiyecek alacağım, dedi. Sıcak bir gülümseme yüzünde belirdi, ben de bir umut ışığı gördüm.

Maksim eve dönerken çantalarını doldurdu, buzdolabına koydu, ben de onun nazik ellerini izlerken Nermin Hanımın Kader elini uzatır sözünü tekrar hatırladım.

Zaman geçti, Maksimle köyde bir ev aldık, ikinci katını yükselttik. Yakında bir kız çocuğu bekliyoruz; oğlum üç yaşında, ailemiz bir arada, mutlu ve huzurlu. Kaderin uzanan eli nihayet bana güvenli bir liman sundu.

Rate article
Lifequest
Kader Eli Uzattı