31 Mart 2025
Bugün cenaze töreninin ardından bir anımsamaya zorlayan bir sesle karşılaştım. Yaşlı, gümüş saçlı bir adam omuzlarıma uzandı ve fısıldadı: Artık özgürüz. Bu, yirmi yaşındayken kalbimi çalan, ama yıllar sonra yolları zorla ayrılan sevgilimdi.
Toprağın kokusu hüzün ve nemle doluydu. Her bir çukur, sandığa konan çukur, göğüs altımdan duyulan boğuk bir çarpmayı yankılandı.
Elli yıl. Kesintisiz bir ömür, Oğuz ile birlikte. Sessiz bir saygı, alışkanlık ve sonrasında tatlı bir sevgiyle yoğrulmuş bir yaşam.
Gözyaşım dün gece çökertti. Onun yatak başında oturmuş, soğuyan elini tutarken, nefesi bir bir zayıflayıp tamamen kesildiğinde son damlalarını izledim.
Karartılmış bir perde arkasında akrabaların ve tanıdıkların acı dolu yüzlerini gördüm. Boş sözler, resmi sarılmalar. Çocuklarım, Bora ve Olcay, elleriyle beni tutuyordu, ama dokunuşları neredeyse hissedilmiyordu.
O an Oğuz yaklaştı. Göz kenarındaki derin kırışıklıklarla, ama hâlâ hatırladığım dik sırtıyla. Kulağıma eğildi, titreşen bir fısıltıydı, acının perdesini deldi:
Lale, artık özgürüz.
Bir an nefesimi tutup kaldım. Onun kolonyasının sandal ağacı ve bir ormanın tazeliği misali kokusu, yanaklarımı çarptı.
Bu koku içinde kibir, acı, geçmiş ve yerli yersiz şimdiki zaman karıştı. Gözlerimi açtım. Oğuz. Benim Oğuzum.
Dünya hafif bir titreme yaptı. Tütsü kokusu, çimen ve gök gürültüsü yağmurunun aromasıyla yer değiştirdi. Yeniden yirmi yaşındaydım.
El ele koşuyorduk. Onun avuçları sıcak, güçlü. Rüzgar saçlarımı savururken, onun kahkahası çıtırcı böceklerin sesine karışıyordu. Evimizden, geleceğin yazılı olduğu yıllardan kaçıyorduk.
Bu Sokolenko senin eşin olmaz! diye bağırdı babam, Kemal Matveyevich. Onun bir kuruşu yok ruhunda, bir mevki de toplumsal konumunda!
Annesi, Safiye Andreevna, ellerini çırparken kızgın bakış attı.
Düşün, Lale! O seni mahvedecek.
Cevabımı hatırlıyorum; sessiz ama çelik gibi kararlıydı:
Benim rezilliğim sevgi olmadan yaşamak. Sizin onurunuz ise bir kafes.
Biz, tesadüfen, çatıları pencereye kadar gömülmüş, harap bir orman bekçisinin evini bulduk. Orası bizim dünyamız oldu.
Altı ay boyunca, tam 183 gün saf, çılgın bir mutluluk içinde. Odun kesti, kuyu suyu taşıdı, fener ışığında iki kişi bir kitap okudu. Zor, aç, soğuktu ama aynı havayı paylaştık.
Kışın bir gün Oğuz ağır hastalandı. Ateşi fırın gibi yükseldi. Ben ona acı otlar döktüm, buz gibi bezleri alnına sardım, bildiğim bütün tanrılara yalvardım.
O an, yorgun yüzüne bakarak, bu hayatın benim seçimim olduğunu anladım.
Bahar geldiğinde, çiçekler karla kırılmış toprağı delip çıkınca, üç kasvetli adamaynı paltolularve babam belirdi.
Oyunlar bitti, Lale dedi, satranç kaybı gibi bir sesle.
İkisi Oğuzu tutuyordu. Çığlık atmadı, direnmedi. Sadece bana baktı. Gözlerinde o kadar acı vardı ki boğulacak gibi hissettim. Gözlerinde bir söz saklıydı: Seni bulacağım.
Beni dışarı taşıdılar. Ormanın canlı ışıkları, babamın evinin tozlu, naftalin kokulu odalarına dönüşmüşti.
Sessizlik, en ağır ceza haline geldi. Kimse sesini yükseltmedi. Ben bir mobilya parçası, gözden kaybolmuş bir eşya gibi unutuldum.
Bir ay sonra babam odama girdi, pencereden dışarı bakarak:
Cumartesi günü Danış Arif oğlu Mehmetle gelecek. Kendini toparla.
Söz vermedim. Ne anlamı vardı ki?
Danış Arif, Oğuzun tam tersiydi. Sakin, az konuşan, yorgun ama iyi yürekli bir adamdı. Kitaplardan, tasarım ofisindeki işten, gelecek planlarından bahsederdi; çılgınlık ve kaçış yoktu.
Sonbaharda evlenmemizi düzenlediler. Beyaz bir elbise içinde durdum, otomatik evet dedim. Babam memnundu; istediği damadı, istediği eşleşmeyi almıştı.
Danışla geçen ilk yıllar yoğun bir sis gibiydi. Yaşadım, soluk aldım, bir şeyler yaptım ama hâlâ uyanık değilmişim gibi hissettim. Onun talep ettiği şey yoktu; sadece sabırla bekleyen bir eşti.
Geceleri, o benim uyuduğumu sandığında, bakışını hissederdim. Tutkusu yoktu, ama derin bir merhamet vardı. Bu merhamet, babamın öfkesinden daha acı vericiydi.
Bir gün bana bir yasemin dalı uzattı:
Dışarıda bahar, diye fısıldadı.
Kokusunu odanın içine yaydı, o akşam uzun zamandır ilk kez ağladım.
Danış yanımda oturdu, kucaklamadı, teselli de etmedi; sadece yanımdaydı. Sessiz desteği bin kelimeden daha güçlüydü.
Zaman akıp gitti. Oğuzun oğlu Bora, kızımız Olcay doğdu. Çocukların minik parmakları, kahkahaları evimizi doldurdu; içimdeki buz eridi.
Danışa güvenmeyi öğrendim: güvenirliği, sakin gücü, iyiliği. O bir dost, bir dayanak, bir sevgi oldu. İlk çılgın aşk değil, olgun, dayanıklı bir sevgiye dönüştüm.
Oğuz ise rüyalarda hala bana geliyordu. Çimenlerde koşar, kulübemizde yaşar, gözyaşım dökülmüş yanaklarımdan uyanırdım. Danış, söz söylemeden, ellerimden daha sıkı bir sıkışma ile beni anlar, affederdi.
Oğuza mektuplar yazdım. Gönderemediğim onlarca mektup, ateşe atıp söndüğünü izledim. Sormak, öğrenmek istemedim; korktum. Kırdığım ince dünyayı yok etmekten, onun unuttuğu, evlendiği, ayrıldığı gerçeğiyle yüzleşmekten. Korku, umuttan ağırdı.
Şimdi, kocasının cenazesindeyim. Yılların izleri yüzünü silmiş, ama gözleri aynı keskinlikle bakıyor. Taziye konuşmaları bir rüya gibi geçip gitti. Otomatik bir şekilde başkalarına baş eğdim, cevaplarım bozuk. Tüm benliğim bir teli gibi gerildi, sırtımda bir varlığın hissi vardı.
Her şey dağıldıktan sonra, o adam kaldı, pencerenin yanında, kararan bahçeye bakıyordu.
Seni aradım, Lale, dedi.
Sesinde bir hışıltı, bir boğukluk vardı.
Senin için her ay bir mektup yazdım. Beş yılda altmış mektup. Babam hepsini açılmamış gönderdi.
Geri döndü.
Sonra öğrendim ki evlendin, dedi. Oda soğuk, ağır bir hâle büründü; Oğuzun portresi üzerindeki toz birikmişti. Beş yıl, altmış mektup, her şeyi değiştirebilir miydi?
Babam diye başladım, ama sesim koptu. Ne söyleyebilirdim? İki hayatı bir anda yıkan bir adamın nedenini?
Bir hafta sonra, ayrıldığımızdan bir hafta sonra bana geldi. Şart koydu: Şehrimden uzak bir bölgeye git. Benimle temas kurmayacaktım.
Oğuz, bir jeolog olarak kırsalda çalıştı, mektuplar aylar sürecek kadar gecikti. Kaçtığını düşündü; kendinden kaçamazsın, dedi, gri saçını elleriyle okşadı. Auntana yazıyordum, daha güvenli olurdu, diye ekledi.
Geri döndüğümde, Danışla geçen elli yılın odası yabancı bir yerdi. Duvarlar, ortak anılarla dolu, sessizce izliyordu. Danışın akşamları okuduğu koltuk, Oğuzun satranç oynadığı masa hâlâ oradaydı.
Sen? diye sordum sessizce, cevap korkusundan.
Ben? Yaşadım, çalılıkta döndüm, unutmaya çalıştım, bir kadınla evlendim, iki oğlum var: Pekin ve Alper. Çocuklarım büyüdü, ben bu şehre bir yıl önce döndüm, dedin mi bir yıl?
Bir yıl mı? çığırttım. Neden
Ne yapmalıydım? bakışlarıma dikerek sordu. Evime mi gelmeliydim?
Parkta, tiyatro önünde birkaç kez gördüm seni, bir şeyler fısıldarken. Huzurlu, sakin görünüyordun; ben bir şey bozmaya hakkım yoktu.
Neden geldin bugün, Oğuz? kestim. Bilmek istiyordum, neden dünyamı yıkacaktın, kaybımdan yeni bir şey mi bekliyordun?
Bir ölüm ilanı gördüm; senin eşinin adı Hatırladım ve geldim. Bir şey istemek için değil, bu kapıyı kapatmak ya da açmak için. Kendim de bilemiyorum.
Yanıma bir adım attı.
Lale, hayatını unutmanı istemiyorum. Bu evden, fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla mutlu olduğunu anlıyorum.
O da iyi bir insan, ekledi, Oğuzun ormanda yanmış o kömür hâlâ bir kıvılcım mı kaldı? diye düşündüm.
Bir kez daha, Oğuzun o kırsal evde verdiği çiçekleri hatırladım; bir buket yabani papatyalar. Gözlerinde yine aynı acı parladı; elli yıl önceki gibi.
Seni seviyorum kocamı, diyerek sesimi kısıtlı bir şekilde ama kararlı bir biçimde söyledim.
O benim hayatımdı, hatırasını asla ihlal etmeyeceğim. Bahsettiğin yol uzun zaman önce çürümüş, başka bir bahçe var şimdi. Orayı ben koruyacağım.
Başımı çektim, evime döndüm, geriye bakmadım. Oğuz arkasında kalmıştı. Sessizce çiçekleri bahçenin bankına koydu, sonra çıkıp kapıya doğru yürüdü.
Kapıyı kapattım, Danışın portresine uzun uzun baktım; nazik, her şeyi anlayan gözlerine. Kırk günün sonunda ilk kez bir gülümseme belirdi. Yol açılmadı; yüründü. Ve ben evdeydim.
Beş yıl sonra.
Bahçedeki aynı bank, Oğuzun papatyalarını taşıyor; torunlarım oyunlarını, okunmamış kitapları, sırları bırakıyor. Artık yalnız oturmuyorum.
Zaman iyi bir doktor; yaraları silmez, ama ince gümüş ipliklere dönüştürerek yumuşatır. Danışın kaybı hüzünle karışık bir minnettarlığa dönüştü. Ev artık mezar değil; neşeli kahkahalar, hafta sonları elmalı ştrüdel aromasıyla dolu.
Oğuzu bir daha duymadım. Yalnız kaldığımda, bir merakla, acı yerine yetişkin bir soğukkanlılıkla düşündüm; hayatı nasıl geçiyor? Huzur bulabildi mi?
Onun bir sayfası gençliğimin kitabında kaldı: parlak, yanıcı, önemli. Kitap artık ezberlenmiş, tekrar okumak anlamsız.
Hayatım şimdi küçük ritüellerle dolu: verandada sabah kahvesi, Danışın güllerine bakım, torunlarla akşam telefon sohbetleri, onlara video üzerinden masal anlatmak.
Bir gün büyük torunum Katya geldi, bahçede oturup ciddi gözleriyle bana sordu:
Büyük anne, büyükbabamla gerçekten mutlu mu oldun?
Yaşadığı aşkın fırtına gibi olduğunu gördüm; cevap vermek zor geldi.
Kendi odama koştum, Danışın eski fotoğrafını çıkardım; yirmi bir yaşımda, yanımda yeni bir fotoğraf, seksen yaşımda büyük bir aile içinde, gülümseyen bir yüz.
Bak, dedim, bu fotoğraftaki genç kız mutluluğu kaçmak sanırdı; bu fotoğraftaki kadın ise mutluluğun sağlam bir zeminde inşa edildiğini anlar. Ateşi değil, kökleri korur.
Katyanın elini tutarak,
Büyükbaban bana ateşi nasıl yakmayı ve korumayı öğretti, dedi.
Çocukluk ateşi bir yarım yıl, ama bana yarım asır gerçek yaşam verdi; tüm sevinç ve zorluklarıyla. Bu, en büyük mutluluk oldu.
Güneşli bir akşam, ev sessiz, bahçede yıldızlar soğuk ve parlak. Hangi yolları seçtiğimizi, bilinmezliği çekenleri ve kendi çizmeyi seçtiğimiz yolları düşündüm.
Oğuz, yolun açık olduğunu söylemişti; ama özgürlük, önünde tüm yolların açık olması değil; bir yolu seçip sonuna kadar yürümektir, hiçbir şeye pişman olmadan.
Ve şimdi, bahçemde, kocamın hatırası ve ailemin sevgisiyle gerçekten özgürüm.




