Yetmişine bastı, üç çocuğunu büyütmüş bir adam. Yalnız. Eşi otuz yıl önce vefat etti, ama o…

Ahmet, yetmiş yaşına geldiğinde üç çocuğunu büyütmüş, bir evladını ise annesini otuz yıl önce kaybetmişti. O günden beri yeniden evlenmemiş; ne şans bulmuş ne de bir yol bulmuş. Sebepleri sayılamaz, ama bu da neye yarar, değil mi?

İki oğlu, Emir ve Can, sürekli kavga eden, okul değiştirip dururlardı. Sonunda onları bir fizik öğretmeniyle tanıştırdı; öğretmen, çocukların doğuştan bir yeteneği olduğunu fark etti ve bir anda bütün kavgalar, tartışmalar durdu.

Kızları Defne ise sosyalleşmekte zorlanıyordu; sınıf arkadaşlarıyla iletişimi pek iyi değildi. Okul psikoloğu, onu bir psikiyatriste götürmeyi önerdi. Tam o sırada okulda yeni bir edebiyat öğretmeni, Ayşenur, yazı kulübü açtı. Defne kalemi eline alır almaz sabah akşam demeden yazmaya başladı; hikayeleri önce okul gazetesinde, sonra da şehirdeki edebiyat derneklerinde yayımlanmaya başladı.

Kısacası, oğulları Fizik-Matematik bölümüne kabul edildi, Defne ise edebiyat fakültesine gitti. Ahmet bir anda yalnız kaldı ve bu durumun farkına vardığında etrafın sessizliğini duydu; balık tutmak, bahçe işleriyle uğraşmak ve domuz yetiştiriciliği yapmaya başladı. Evleri, nehir kenarında geniş bir araziye kuruluydu; bundan iyi bir gelir elde etti. Fabrikada mühendis maaşıyla kıyaslandığında, kendi kazancı çok daha iyiydi.

Çocuklarına yine araba, giysi ve harçlık gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecek paranı buldu. Ancak zaman da azaldı; bütün enerjisi çiftliği ve ticarete gitti. Bu on yıl içinde yetmiş yaş gününe kadar uzandı. Bayramı yalnız kutlamayı planlıyordu.

Oğulları, savunma bakanlığı için gizli bir projede çalıştıkları için hafta sonlarını bile evden çıkamıyorlardı. Defne ise yazarlar ve gazeteciler sempozyumlarına dağılmıştı. Ahmet, Kendi başıma bir kutlama yaparım, diye düşündü, Sadece bir şişe viskiyle eşeğim, karısıma ne kadar büyüdüklerini anlatırım.

Sabah erkenden domuzları kontrol etmeye kalktı; bunu yapmalıydı, çünkü özel bir yemleme programı vardı. Evden çıkıp, yıldızların altında aydınlatılmış bir çayıra doğru yürürken, ortada garip bir nesne gördü. Uzun, beyaz bir örtüyle sarılmış bir şeydi.

Bu da neyin nesi? diye hayret etti. O anda birden ışıklar yandı, sahneye bir sürü projektör çıktı. Çayıra doğru hızla koşan insanlar belirdi: Emir, Can ve eşleri, torunları ve akrabaları. Defne, kalın camlı gözlüklü uzun bir adamla birlikteydi. Ellerinde balonlar, şırıngalar ve yüksek sesli hava püskürtücüler vardı. Hep bir ağızdan bağırıyor, kollarını açıp sarılıyorlardı:

Doğum günün kutlu olsun, baba!

Ahmet, ortadaki nesneyi unuttu; belki de çetelerden bir şey gelmişti, ama kimse onu eve geri dönüp yemek hazırlamaya zorlamadı.

Dur baba, gözlerini kapatmak ister misin? dedi Defne.

Tamam, diye onayladı Ahmet. Defne, başının arkasına sıkı bir bez sardı, Ahmeti birkaç kez döndürdü ve bir yere götürdü.

Ne yaptınız? diye sordu.

Bir hediye, dedi Emir.

Umarım pahalı değil, dedi Ahmet. Benim bir şey isteğim yok.

Endişelenme, dedi diğer oğlu. Ucuz bir şey, sadece bir jest.

Defne, bağlamayı çıkardı; bir anda yüksek sesli müzik çaldı, davul darbeleri çaldı. Çocuklar, örtüyü üç taraftan çekti ve ortaya bir Oldsmobile F88 çıktı! Ahmet gözlerine inanamadı, neredeyse bayıldı, ama birileri onu tutup bir sandalyeye oturttu.

Tanrım, tanrım, tanrım diye tekrarladı.

Defne, ona su sıkarak Sakin ol baba, bu arabayı hep istedin, dedi.

Bu çok pahalı, diye homurdandı Ahmet.

Para yok, ama değerli, dedi Emir.

Defne, Haydi, içeri gir, fotoğraf çekeceğiz, dedi. Kapıyı açtı, ama içinde bir karton kutu vardı.

Bu da ne? diye sordu.

İçini aç, dedi Defne.

Ahmet kutuyu açtı; içinden iki gözle bakan küçük, tüylü bir şey çıktı. Eline sıkıştırdı, Gerçek bir Thai kedisi! Annemizin evinde olan bomka, hatırlıyor musun? diye fısıldadı.

Tabii ki, dediler çocuklar.

Ahmet arabaya binmedi; ikinci kata, odasına çıktı, karısının fotoğrafına baktı, gözyaşları akıyordu: Meral, görüyor musun? Başardım, hiçbir şey unutmadılar Görüyor musun?

Çocuklar onu yalnız bırakmadı; alt kattaki masa hazırdı, kadehler kalktı. Defne kulağına fısıldadı: Şimdiden dördüncü aydayım, nişanlımla senin evine geliyoruz. Burada kalacağız, yeni kitabım her yerde yazılabilir, baba. Nişanlısı, New Yorkta ailesini ziyaret edip birkaç hafta içinde şehirdeki kilisede evlenmeyi planlıyordu.

Beraber mi gelmek istersin, baba? diye sordu Defne.

Bu bir peri masalı gibi, dedi Ahmet ve alnından bir öpücük verdi.

Gün, sohbet, atıştırmalık, içki ve anılarla geçti; herkes çok keyifliydi. Akşam, karısının mezarına gitti, uzun uzun konuştu. Hayat bir anlam kazandı; özellikle o araba. Bir gün kıyafetlerini değiştirip büyük şehre bir tur atmalıydı.

Odada, kocaman bir yavru Thai kedisi uyuyordu.

Tom, dedi Ahmet. Tom.

Tom mırıldandı, uzandı, Ahmet sırtını okşayarak uykuya daldı.

Sabah erken kalkmalıydı; domuzları beslemek, bahçeyle ilgilenmek ve balık tutmak vardı. Alt kattaki oda, Defne ve nişanlısıyla doluydu. Çocuklar aileleriyle gitti, sessizlik çöktü. Tom, sahibinin peşinden koştu, domuz yemliğine düştü, tekne ağlarına takıldı, balık yemi yemeye çalıştı. Ahmet gülerek Gençlik geri gelmiş gibi, dedi ve Tomun sırtını okşadı.

Tom mırıldandı, küçük pençeleriyle Ahmetin eline tutundu.

Sen de bir yaramazsın! diye bağırdı Ahmet ve kahkaha attı.

Bu hikâye bir şey söylemez belki, ama hâlâ ebeveynlerine gidenlere hatırlatır: yarını beklemeyin, şimdi gidin!

Rate article
Lifequest
Yetmişine bastı, üç çocuğunu büyütmüş bir adam. Yalnız. Eşi otuz yıl önce vefat etti, ama o…