Hareket etme, bir şey söyleme, tehlikedesin. Genç evsiz kadın, zengin işadamını karanlık bir köşeye çekerken, hayatını kurtarmak için ona bir öpücük kondurdu ve her şey orada bitti.
Sadece dur. Sessiz kal. Tehlikedeyiz. Sözler gecenin içinde bir bıçak gibi yırtıldı. Ercan Yılmaz, Yılmaz Teknoloji A.Ş.nin yönetim kurulu başkanı, çarpıntılı bir nefesle dışarı adımını attı. Sadece birkaç saniye önce, Çırağan Palaceın arkasındaki karanlık bir sokağa arabasından indi, önünde bekleyen paparazzileri atlatmaya çalışıyordu. Şimdi, dağınık saçları, kirli yüzüyle genç bir kız, onu gölgeler içinde tutuyordu.
Söz söylemeden önce, kız onun dudaklarına kendi dudaklarını bastırdı.
Bir an için her şey durdu. Yağmurun kokusu, titrek ellerinin gömleğinin yakasına dokunuşu, uzaktan gelen trafik uğultusu bir sessizliğe eridi. Ardından, sisli camlı, farları yanmış bir siyah limuzin dar sokağın köşesinden hızla geçti. Bir adam camdan dışarı uzandı, sokayı taradı. Ercanın kalbi çarpıyordu. Kimin peşinde olduğundan emin değildi
İki sene önce sokaklarda uyuyan, yırtık bir kapüşon takan kız, şimdi bir adım geriye çekildi.
Artık güvendesin, diye fısıldadı. Bakışlarını kaldırmış olsaydın, seni tanırdım. Ercan şaşkınlıkla göz kırptı. Sen kimsin?
Önemli değil, dedi kız, bir adım geri çekilerek. Bu gece tek başına gitmemelisin. Kaçıp gitme şansı vardı. Fakat onun sakin, kararlı sesi, soğuk havaya rağmen, Ercanı kalmasına dair ikna etti. Beni takip ettiklerini biliyor muydun?
Dikkatli gözlem yaparım, diye yanıtladı kız. Sokakta yaşamayı öğrenince, hareket etmeden önce her şeyi izlersin. Adının Gülbahar olduğunu, iki yıl boyunca tren garının yakınında uyuduğunu ve o gecede İstanbulun en zengin işadamının hayatını kurtardığını daha sonra öğrendi.
Ercan, soruları cevapsız bırakmaya alışık biriydi; borçlarını ödenmemiş bırakmazdı.
O gece, onların hikâyesinin sonu değildi; bir başlangıçtı.
Üç gün sonra Ercan, Gülbaharı yine buldu. Güvenlik ekibini gönderdi, ama kız radarların dışındaydı; her gece farklı bir yerde uyuyordu. Sonunda bir sosyal yemekhanesinde göz göze geldiklerinde, Gülbahar beklediğinden daha küçüktü; gözleri gri, uyanıktı, aniden Ercanın bakışlarıyla buluştu.
Sana takıp gelmememi söylemiştim, dedi kısa bir sesle.
Hayatımı sen kurtardın, diye karşılık verdi Ercan. En azından bir teşekkür borçluyum. Para istemedi. Sen gibi insanlar, kendilerini iyi hissetmek için başkalarına yardım eder. Ben bunu istemiyorum.
O zaman benimle çalış, dedi Ercan. Senin gibi sezgileri olan birine ihtiyacım var. Gülbahar ince bir kahkaha attı, Bir köprüyü altına gömecek bir işçi mi arıyorsun? Ercan sadece Evet dedi.
Haftalar sürdü; Gülbahar isteksizce geçici bir güvenlik görevi aldı. Başlangıçta ekip ona karşıydı; kimlik kaydı, diploması ve sabit bir adresi yoktu. Fakat sezgisi vardı: bir yabancının çok uzun durması, çok yakın park edilen bir araba O anları hissedebiliyordu. Ercan, sadece güvenliğini sağlamakla kalmadığını fark etti; kendisinin ne kadar kör olduğunu gösteriyordu. Camın arkasında yaşıyorsun, demişti bir zamanlar Gülbahar. İnsanlar seni görüyor ama sen onları görmüyorsun.
Bu cümleleri dinlemeye başladı: Gülbaharı, çalışanlarını, hatta imparatorluğunu kurduğu şehri. Haftalar geçtikçe hayranlığı derinleşti. Geç saatlere kadar ofisinde kahve içiyor, kahkahaları camlardan yankılanıyordu. Gülbahar asla flört etmezdi; ama bir gülümsemesi, Ercanın gücünü unutturur, ne kadar küçük bir şeyin önemli olduğunu hatırlatırdı.
Bir gece yine yine aynı karanlık sedanın gölgesi çöküşteydi; bu sefer hedef Gülbahardı. Silah, Ercana yönelmişti; Gülbahar onun yerine ateşi almıştı.
Bir an içinde; ışık çakması, kırık bir cam sesi. Güvenlik ekibi, ateş eden kişiyi sokağa çıkmadan yakaladı. Ercanın gördüğü tek şey, Gülbaharın mermer zeminde yere yığılıp, koluna kan bulaşmış haliydi.
Kal benimle, dedi elini yaranın üzerine koyarak. Gözleri bulanık ama sakin. Bir türlü beladan kaçamıyor gibiyim, diye fısıldadı hafifçe.
Hastane ışıkları sanki bitmek bilmiyordu. Doktor, yalnızca az bir şans diyerek çıkana dek saatler geçti. Ercan, odanın dışındaki koridorlarda tüm gece ayakta durdu, bir zamanlar söylediği sözler kulaklarında çınlıyordu: Camın arkasında yaşıyorsun. Haklıydı. Parasının ve itibarının duvarlarını inşa etmişti; Gülbahar bir öpücükle o duvarları yıktı.
Beş hafta sonra Gülbahar uyanınca, Ercan hâlâ oradaydı. İşini bıraktın, diye low bir sesle, sakinliğini topladı.
Gülbahar kaşlarını çattı. Kendini işten çıkaramazsın. Seni kişisel güvenlik şefim yaptım.
Ercan gözünün içine baktı. İmkânsızsın.
Belki. Ama sana iki kez hayat borçlusuyum.
Gülbahar iyileşirken, Ercan sessizce ona bir küçük daire, üniversite harçlığı ve yeni bir başlangıç için bir miktar para ayarladı. Bir iyilik değil, ona güvendiği birinin bakış açısından bir güvendi.
Bir ay sonra, Boğaziçi Sahil Yolunda yürürken yapraklar fısıldar gibi düşüyordu. Gülbahar ona döndü: Kendi kulesinde kalabilirdin. Neden gelmedin?
Ercan gülümsedi ve Bazen seni kurtaran kişi seni tehlikeden değil, kendinle yüzleşmeye zorlar, dedi.
Gülbahar o gecenin öpücüğünün doğru bir karar olup olmadığını sorar gibi baktı. Şimdi, zamanın tozunda kalan bu anı, her iki yürekte de hâlâ çınlıyor.




