Affetmedim

Köy sağlık odasında oturuyorum, duvarın üzerindeki tırtılların gıcırdamasını dinliyorumbir, iki, bir, ikisanki hayatın adımlarını sayıyorlar. Düşünüyorum da, bu duvarların ardında kaç hayat geçti, kaç gözyaşı bu eski, çamaşır beziyle örtülmüş sedye içine çekti.

Aniden kapı hıçkırarak açılıyor, soğuktan titrek bir ses gibi. Kapının önünde Zeynep Karaca duruyor. Gövdesi bir kamış gibi ince, suratında yılların taş gibi sert izleri; gözleri iki buz kırıntısı gibi soğuk. Kırk yıldır onu izliyorum; yüzü taş gibi, bakışları buz gibi.

Sessizce içeri giriyor, başındaki gri başörtüsünü ıslak bir şekilde çıkarıp, bir madalya gibi tutacak üzerine asıyor. Çekmecenin kenarında oturuyor, sırtını dik tutuyor, ellerini dizlerine koymuş, ince parmakları kemik bir düğüm gibi kıvrılıyor.

Merhaba Semradiyor sesi her zamanki gibi ifade dışı, düz bir tablo gibi gerilmiş.

Merhaba Zeynep, ne getirdi seni? Kalbin mi çalkalanıyor?diyorum.

Zeynep pencereden yağmurun gri şeritlerine bakıyor, sonra neredeyse fısıldar gibi konuşuyor:

Fikret ölüyor.

Kalbim birden çöküyor. Fikret Fikret Yıldırım. O, kırk yıl önce evlenmesi gereken adam. Köyde herkes bu hikâyeyi bir karanlık masal gibi anlatır. Evleri nehir kenarında, birbirine karşı konmuş. Kırk yıl boyunca böyle yaşadılariki kıyı, hiç bir zaman bir araya gelmeyen iki yaka. Söz de, bakış da yok. Zeynep sağ kıyıda pazara giderken, Fikret sol kıyıda bekler, ona görünmez olmaya çalışır. Sessiz bir buz savaşı, ama bu daha korkunç.

Bölgeden doktorlar gelmişdiyor Zeynep aynı taş gibi ses tonuyla. İki üç gün içinde, daha fazlası olmaz, çare bulamayacak.

Ben ona bakıyorum, anlamıyorum. Neden buraya geldi? Bildirmek için mi? Kutlamak için mi? Gözlerindeki buzda sevinç yok, hüzün de yok. Boşluk var; yanmış bir toprak gibi.

Ben ona gidiyordum, Semra. Şimdi ise ondan.

Sözlerim boğazıma takılıyor. Zeynep? Fikret? Ne olur da nehir geriye akarsa! Sanki benim düşüncelerimi okur gibi bir gülümseme beliriyor dudak köşesindeacı, korkunç.

Kübra, komşusu, sabah geldi. O beni çağırıyor, ölümünden önce affını istiyor diyordu. Ben de gittim. Gözlerine bakmak, son kez ona bakmak istedim. Görsün ki kırılmadı. Affetmediğim bir şey var içimde.

Sessizlik içinde kalp atışım çınlıyor. Zeynep bir noktaya bakıyor, elleri öyle sıkılıyor ki eklemleri beyazlaşıyor. Anlıyorum ki, şu anda kırk yıldır inşa ettiği baraj yıkılıyor.

Geldim o hâlâ yerde, kurumuş, deri kemik. Gözleri kapanıyor, nefesi aralıklarla. Beni gördü, dudakları titriyor, bir şey söyleyemiyor. Sadece bakıyor, gözlerindekorku yok, Semrahüzün var. Ölümün kıyısında bir hüzün, hastalık değil bu hüzün. Elini uzattı, kuru bir dal gibi

Zeynep bir an daha sessiz kalıyor, taş gibi yanaklarından ağır, tuzlu bir damla süzülüyorkırk yıllık bir acının damlası.

Ben ben, Semra tutamadım elini. Onun üzerine bir heykel gibi duruyorum, kulaklarımda babamın sözleri çınlıyor. Babam Pavlâ, Fikreti güvenilir evlat sanıyordu. Zeynep, seni Fikrete verirsem rahat olurum. dedi. Fikret şehirden geri döndüğünde babam hastalandı, bir hafta içinde yok oldu. Ölüm döşesinde bir kez şöyle dedi: Kızım, ihanetini asla affetme. İşte ben affetmedim. Fikretin yanındayım, körüklü bir odun gibi yanıyorum, Affetmem! Duydun mu? Kendim için değil, babam için affetmem! diye haykırıyorum Sözler boğazımda düğüm gibi sıkıştı. Kendime kızıyorum, öfkem içimde yanıyor. Ne kadar acımasız bir insanım, Semra? Kalbim taş mı? O ölürken ben elini tutamadım. Dönüp gittim.

Yüzünü elleriyle kapatıyor, omuzları susuz, kuru bir ağlamanın sessiz çığlığıyla titriyor. Ağlamıyor, sadece içten içe parçalanıyor. Gururu, taşı, bütün gücü toza dökülüyor eski sandalyesinin üstünde.

Sessizce yanına gidiyorum, kristal bir bardağa su dolduruyorum, biraz adaçayı damlatıyorum. Ona uzatıyorum. Parmakları titriyor, bardak dişlerine çarpıyor. Bir yudum içiyor.

Bütün hayatım bu kırgınlıkla geçti. Bana ocak gibi ısıttı, kendimi acımazdan korudu. Bahçemde bir taş, bir ot bile yoktu. Her şey ona karşı bir meydan okuma. Şimdi ölür, geriye ne kalır? Ne ile yaşarım? Sadece boşluk

Bakıyorum ona, ruhu dağılmış gibi. İşte böyle olur, sevgili dostlarım. İçinde bir kırgınlık taşırsın, onu bir çocuk gibi beslersin, o da seni içten içe yer. Gücün olduğunu sanırsın, aslında bu senin haçı, senin hapishanen.

Git ona, Zeynepdiyorum sessizce. Git. Onun için değil, kendin için git. Affetmek için değil, yalnızca yanında ol. Tek başına ölmek korkunç.

Gözleri bir çileye dolu, içimde bir şey kırılıyor.

Yapamam, Semra. Yapamam. Ben taşım, insan değil.

Ve sessizce, geldiği gibi çıkıyor. Islak başörtüsünü takıyor, gri yağmur tülünde kayboluyor.

Akşam boyunca kendimden kopmuş dolaşıyorum, ikisini, o nehiri, bölünmüş kaderi, babamın lanetini düşünüyorum. Uyuyamıyor, dönüp duruyorum. Sabah olduğunda karar veriyorumFikrete tek başıma gideceğim. Ağrı kesici bir enjeksiyon yapacağım, oturup ona eşlik edeceğim. Bu bir sağlık görevlisi işi değil, insanlık işi.

Kurtamı kuşanıp, çizmelerimi bağlayıp köprüden karşıya geçiyorum. Sabah sisli, nehir üzerine süt gibi beyaz bir buğu yayılmış. Fikretin evine yaklaştığımda kalbim çarpıyorgeç kalmış olmalı mı diye korkuyorum.

Kapı açık. İçeri sessizce giriyorum. Ev eski odun, ot ve tavuk çorbası kokusu alıyorum. Çorba nereden geliyor? Odaya bakıyorum, bir sürprizle karşılaşıyorum!

Fikretin evinde Zeynep pişiriyor. Eski bir hastane önlüğü, başında bir mendil. Yüzü yorgun, ama hâlâ canlı. Taş gibi değil, insan gibi. Beni görünce titriyor, parmağını dudağına götürüpSessiz ol, Semra. Uyuyor diyor.

Ayak parmaklarımın ucunda yatağa yaklaşıyorum. Fikret soluk, ama düzenli nefes alıyor, ölü gibi değil. Yanında bir tepsikuşburnu çayı ve kırık bir bisküvi.

Zeynep ve ben mutfağa çıkarız. Kapıyı kapatır, yorgun bir şekilde tabureye oturur.

Seninle ben, Semra, evime döneceğimder fısıldar. Köşeden köşeye dolaşıyorum, bir yer bulamıyorum. Sanki bir hayvan içimde kıvırıp yakıyor. Sonra anladımbu öfke değil, korku. Onun gidecek olması beni korkutuyor, bu taş kalp hâlâ benimle. Babamın portresindeki gözler bana bakıyor, başını sallıyor. O, kızının hayatını nefrete çevirmesini istemezdi.

Derin bir nefes alır, bu nefes bir özgürlük gibi gelir.

Sabah hazırladığım çorbayı, tavuk suyunudiye devam ederona götürdüm. Gece oldu. Ölse de, en azından insani bir şekilde yanına oturmak istedim. Kapıyı açtım, o yatar, inliyor, bir şey istiyor. Dudaklarımı ona sürüp, kaşıktan çorbayı içirdim. Bir yudum, bir yudum Gözlerini açtı, bana baktı ve net bir sesleZeynep kuşum, affet beni.diye ağladı. O gurur taşını bir anda gözyaşı damlattı.

Ya sen?soruyorum, nefesimi vererek.

Zeynep ellerine bakıyor, dizlerinde yorgunluk izleri var.

Ben bir şey yapmadım. Yanına oturdum, elini tuttum. Tüm gece oturdum. Affediyorum demedim. Yalan söylemek istemedim. Babam için, kırk yıllık yanık bir hayat için affetmedim. Silgiyle silinmez bir şey bu. Ama oturdum, elini tuttum ve öfke damla damla eridi. Sanki ben iyileşiyordum, o değil. Sabah huzur içinde uyudu, ateşi düştü. Belki de yaşamaya devam edecek Düşmanım artık dost.

Altı ay geçti. Sonbahar kışa, kış ilkbahara, bahar şimdi yazın tepesine dönüyor. Güneş kavuruyor, çimen yeşil, arıların uğultusu çiçekli yonca üzerinde yankılanıyorne bir nimet!

Fikret sonunda ayağa kalktı. Hemen hemen hemen değil, Zeynep onu ayağa kaldırdı. Nehir kenarında her gün ona süt getiriyor, kek yapıyor. Sessizce. O yemek yer, Teşekkür ederim, Zeynep der. Zeynep başını sallar ve gider. Köyün bütün insanları bu kırılgan, nazik bir barışı izliyor, bozmamaya çalışıyor.

Bir gün köyün ucundan geçerken, Fikretin evinin yanına doğru yürürüm. Gözümde bir an durur, gözyaşlarım süzülür. Açık, sıcak bir gözyaşı.

Eski, geniş bir elma ağacının gölgesinde, iki yaşlı oturur. O da bir odun oyucu, torunlar için bir fısıltı üfler. Diğeri yanındaki kasayı temizler, patates dilimlerini bir kaseye koyar, Bu yıl salatalıklar nasıldı? der. Güneş yaprakların arasından süzülür, ışık lekeleri yüzlerine, saçlarına, ellerine düşer. Sessizlik bir huzur, öyle bir sükun ki, yüksek sesle nefes almak bile yasak gibi.

O, ona kuşum demiyor; o da ona gençlik aşkıyla bakmıyor. Sadece iki komşu, iki yaşlı insan, nehir kenarında hayatın en önemli dersini öğrenmişler. Bir el uzatmanın sıcaklığı, bir çorba bardağının değeri. Birlikte olmanın sözlerden daha değerli olduğunu…

Beni gördüler, gülümsediler.

Semra, otur!diyor Fikret, güçlenmiş bir sesle. Zeynep şimdi soğuk bir ayran getiriyor, bodrumdan!

Ben oturuyorum, buz gibi, baharatlı ayranı içiyorum, nehirdeki parıltıyı izliyorum ve düşünüyorum Bana söyleyin, sevgili okuyucular, bu neydi? Affetmeme? Yoksa kelimelere ihtiyaç duymayan en yüce bir bağışlama mı? Ne düşünüyorsunuz?

Rate article
Lifequest
Affetmedim