Eğer sadece yemek hakkında sorular soruyorsan, beni arama daha iyi! Her gün yemek üzerine konuşmaktan çok daha önemli işlerim var, tamam mı anne? Anlaştık mı?

Kanka, dinle bana, annenle konuşmadığın bir gün aklımıza gelmesin. Sadece yemek hakkında sorarsan, beni aramazsın! demek gibi bir tavır takınma, anne de bizim gibi bir şey söyleyebilir. Ama işimiz çok, her gün yemek konuşmak yerine başka şeyler var, tamam mı?

Elif Yıldız telefonunu kulağında tutuyordu, gözleri sulanıyordu ama bir damla bile akmayacak kadar sakındı. O an annesinin kalbini delen sözleri çocuğundan duymak ne kadar acı vericiydi, hatırlamaz mıydın? Pekala oğlum, yarın konuşuruz, diyebildi sadece kadın. Sonraki dakikalarda bütün çocukluk anıları gözünün önünden geçti; onu göğsünde emzirirken, minik elleriyle saçını okşarken, dizindeki ilk çığlığı duyarken… Sıcak kucaklaşması, okulda aldığı ilk başarısızlıkta bluzu ıslatan gözyaşları… Üniversiteye gittiği gün trenle bagajlarını taşıyarak gittiği sahneyi, onunla ne kadar gurur duyduğunu gördü.

Elif telefon kapalı kalmış olsa da, evdeki taze dereotlu mercimek çorbasının kokusu hâlâ yayılıyordu. Eskiden huzur veren bu koku şimdi yüreğinin boşluğunu karıştırıyordu. Çubuğu alıp otomatik bir şekilde karıştırmaya başladı. Gözleri, buğulu camda yan taraftaki binanın ışıklarını süzüyor; ikinci katta Teyze Şulenin çiçeklerini suladığını görüyor. O da İstanbulda bir oğul yetiştiriyor, diye düşündü Elif.

Bugün gözlerinden bir damla bile kaçmıyor, çünkü Mihir artık bebek değil, tam bir adam. Ayakta duran, işine düşkün bir genç. Elif ise artık emekli; bir zamanlar büyük bir fabrikada mühendis olarak çalışmış, herkesin saygı duyduğu bir kadınmış. Sesini duyunca o anki kahramanlık hissi kaybolur, yalnızlığın içinde tek zevki sadece oğluyla konuşmak olur. Ekran yanıp adını gösterdiğinde kalbi bir kez daha atar, ve ne söyleyeceğini düşünürken hep aynı soruyu sorar: Mert, bugün ne yedin?

Üç gün aralıksız bir arama gelmedi. Elif radyo açtı, sessizlik dayanılmaz geldi. Çayını doldurdu ve boşluğu doldurmak için düşük bir sesle sanki telefon hattından konuşurmuş gibi oğluna fısıldadı:
Mert, bugün güneşli ama rüzgar hâlâ esiyor. Mavi şalını al ve unutma unutsan da fark etmez, seni hâlâ seviyorum.

Akşam olunca telefon çaldı, ekranda adı yanıp yanıyordu.
Anne affet beni. Çok sinirlendim, aptalca bir şey yaptım. Patron beni azarladı, koşuştum, param gecikti. Hakkım olmayanına boşaldım sana. Biliyor musun, ne oldu? Kargo çatırtılı bir sesle Paketi nereye bırakalım? diye sordu. Ben de Kapıya dedim. İki saat sonra eve döndüm, paket yağmurda ıslanmış bir tencereydi; iki hafta önce sipariş ettiğim bir tencere. O an kahkaha attım, iki gündür yemek yiyememiştim.

Elif ne diyeceğini bilemedi, sandalyeye oturdu.
Anne hava, sarmalar ama bir söz ver, eğer yine saçma bir şey yaparsam, beni uyar. Kaybolmama izin verme.

Söyleyeceğim, fısıldadı. Ama bil ki, Ne yedin? benim uzakken bile sana dokunma şeklim. Seni doyurmak, anne olduğumun bir yolu. Artık gömleğini kıramam ama hâlâ seninle konuşurum.

Mert uzun bir sessiz kaldı, o sessizlik artık soğuk değildi.
Yarın geliyorum, dedi geç saatlerde. Bayram değil, takvime bir yer açınca değil, yarın.

Yaşlandıkça, ebeveynler çocukların her gün ellerine attığı kelimelerle yaşıyor: Yedin mi?, Hava nasıl?. Bunlar sıradan sorular değil, bizi birbirimize bağlayan yol kırıntıları. Bu yüzden ağır sözlerle köprüleri yıkma. Seni seviyorum demeyi hem yemek tarifinde hem de hava tahmininde unutma.

Ve unutma, sabırsızlık ya da gurur seni yakarsa:
Sadece yemek hakkında sorarsan, beni arama! diye bağırma. Bu, kalbimize dokunan bir sevgi ifadesi. Günlük iki soru bile bir kalbi ayakta tutar.

Eğer beğendiysen, bir kalp bırak ve bu hikâyeyi dostlarınla paylaş.

Rate article
Lifequest
Eğer sadece yemek hakkında sorular soruyorsan, beni arama daha iyi! Her gün yemek üzerine konuşmaktan çok daha önemli işlerim var, tamam mı anne? Anlaştık mı?