Fakir Adam, Boğulmakta Olan Kızı Kurtardı

Veli İlyas, azıcık akşam tutkusunu bambu sepetine doldurup, dar patikadan yıpranmış vagonuna doğru yürürken birden donakaldı; sanki gökten yıldırım çarpmış gibi. Bir yanılsama değildi. Nehir bulutlarının arasından aynı hırıltı yükseldibağırış değil, ölümcül bir inleme, omurgasını titreten bir hayvan korkusu. Kadın çığlık atıyor, rüzgâr eski çamların yapraklarını parçalayarak sesini boğuyordu, ama kelimeler hâlâ anlaşılırdı. Yardım isteği değildi bu; ruhunun son gücünü de içeren bir yakarıştı. Suyun çırpınan dalgaları, kıyıya doğru çığlık atan başka birinin de fısıltılarını taşıyordu.

Veli, düşünmeden bir an önce sepeti yere boşalttı; içindeki gümüşi balıklar ıslak kumda parladı. Ağır, yırtık ceketi ve yıpranmış iş pantolonunu çıkardı, yalnızcık iç çamaşırıyla soğuk, kara suya atladı. Rüzgâr, öfkeli bir kurt gibi dalgaları yükseltti; köpük yüzüne çarptı, damlalar gözlerine çarptı.

Yüzmek neredeyse işkence gibiydi. Normalde tembel akıntı, bu sefer sinsice ve güçlüydü; ayakları buz gibi eller gibi tutuyordu. Neredeyse akarsuyun ortasında, karanlık ve derin bir yerde, genç kız çırpınıyordu. Koyu saçları su yosunu gibi dalgaya tutunup, bir anda karanlık derinliğe gömülüyordu. Veli, onun ona yalvaran gözlerine bakmadan, karşı kıyıya ulaşmıştı. Dönüp bakmadı, hareketleri keskin ve panikti. Şişme botu çıkarıp ormana doğru geri çekildi; hayvan bakışıyla etrafına göz gezdirdi ve ormanın koruyucu gölgesine saklanmaya çalıştı.

Kız artık bağırmıyordu; yüzeye çıkmıyordu. Veli, son kuvvetiyle o korkunç yere yaklaştığında su sadece yavaş, uğursuz çemberler çiziyordu. Kalbi göğsünden kaçtı. Derin bir nefes alıp, buz gibi suya daldı. Ellerini kaygan cekette buldu, sırtından sarkan cansız bedeni tuttu ve ikinci kolunu kürek gibi kullanarak, ayaklarıyla çırpınarak kıyıya doğru sürüklendi. Her çekiş kaslarda bir ateş acısı, her nefes bir inleme gibiydi. Ama sürüklendi, hayata ve elindeki cana tutunarak.

Kızı karaya çıkardıktan sonra yorgunluğunu hissetmeden hemen işe koyuldu. Ağır işlerde alışkın elleri hızlı ve titizce hareket etti; döndürme, bastırma, suni solunum. Akciğerlerinden bulanık nehir suyu fışkırdı, kurtarılan beden keker gibi bir öksürük çıkardı. Nefes aldı, zayıf ama düzenli. Şimdi onu ısıtması gerekiyordu. Eski ateşin yanmış küllerini bir kenara topladı, ısınmış taşların üzerine kalın bir çam kabuğu tabakası koydu, üstüne de bir yığın yumuşak ladin kozu yerleştirdi. Kızın üzerine bu geçici yatağı özenle yerleştirdi, tek bir duman kokulu ceketiyle örtüp, dağınık eşyaları topladı, nemli kıyafetleri vücuduna zorla bağladı ve titreyen elleriyle yeni yanan ateşe oturdu.

Isı yavaşça, sanki donmuş etin içine girmek istemez gibi, yayılıyordu. Kız hareketsiz yatıyordu; sadece nefesinden çıkan hafif buhar hayatın bir işaretiydi. Soğuk su ve şok etkisi işini yapmıştı, ama Veli biliyorduzaman geçtikçe uyanacaktı. Nehrin her kıvrımını, her taşını tanıdığı kadar iyi tanıyordu.

Gökyüzüne baktı; alçak, ağır bulutlar her yeri kaplamıştı. Ay, bu kurşun perdeyi delmekten bile korkmuş gibiydi. Boşluk ve umutsuzluk hâkimdi.

Alevlerin dilini izlerken, zihni geçmişe, aynı gri akşamlara götürdü; o akşam bütün hayatını alıp götüren gün.

Lale ve küçük Arda ile balık tutmaya gitmişlerdi; yazın hemen her günü tekrarladıkları bir rutin. Laleye çamaşırları çadırda toplarken Veli, eski, ama sağlam teknesiyle kıyıya doğru süzüldü.

Çay içelim, ben bir av yakalarım, en lezzetli çorbayı yaparız! diye şakacı bir göz kırpışıyla Laleye seslendi, yüzü mutluluktan parladı.

Dikkat et, hava bozuluyor, dedi Lale endişeyle, bulutları izlerken.

Merak etme, her taşın yerini bilirim! diye bağırdı suyun içinde, kürekleri ayna gibi suyu yırtarak.

Gözlerini sevdiği balık tutma noktasına bıraktı, oltasını attı ve ritüel bekleyişine daldı. Fakat gökyüzü aniden karardı, gece gibi oldu. Fırtına rüzgarı ağaçları yere çökertti, aniden bir su duvarı yağdı. Tekne savruldu, yön değiştirdi ve bir anda büyük bir çıtırtı duyulduteknenin altı saklı bir dalga çubuğuna takıldı, çubuğun üstünden bir ses çıktı ve bir an içinde tekne bir çöp parçasına dönüşmüş gibi oldu.

Veli yüzmeye çalıştı ama soğuk sudan bir kas krampları onu felç etti. Doğa ona karşı gücünü gösterdi. Akıntı ona çarptı, sert bir şeye çarptı ve karanlık bilinç kaybına sürükledi. Üçüncü gün uyanıp kendini yabancı bir kulübede buldu; duvarlar tütsü ve ot kokusuyla doluydu. Kalkmak baş dönmesi ve mide bulantısına yol açtı. O an kulübeye, yürüyen elleriyle, yıpranmış bir yaşlı adam girdi; yüzü yılların haritası gibi kırışıklıklarla doluydu.

Uyandın mı, diye grunza, sıradan bir kase dumanlı çorba koyarak. Bu otu iç, kan durur, biraz da kasayı ye, ruhunun bir nebze de olsa iyileşir.

Nerede diye inledi Veli, uzak bir bölge adı duyunca evinden yüzlerce kilometre uzakta olduğunu anladı.

Çok sert bir darbe aldın dedi yaşlı adam, kısa bir sessizlikten sonra. Avcılar seni buraya getirdi, umursamıyorlar. Burada yalnızız, sadece kurtlar ulur, ayılar kükreyip dolaşır.

Nasıl hayatta kalıyorsunuz? diye merakla sordu Veli.

Ot, mantar, ceviz, meyve. Kışın saklanırız, avcılar ara sıra gelir, biraz yiyecek bırakır. Yirmi yıldır buradayım. diye iç çekti, yorgunlukla yatağa uzandı. Şimdi dinlen, güç toplamalısın.

Yaşlı adam çabuk uykuya daldı; Veli ise kırık bir ışığın gölgesinde duvara bakıyordu. Gölgeler, Lale ve Ardanın yüzlerini yansıtıyordu; özlemi öyle bir yaktı ki dişlerini sıktı, inlemeyi zorladı. Dışarıda fırtına uluyordu, umutları soğuk bir rüzgar gibi çırpıyordu.

Günler birbirine karıştı; her küçük hareketoturmak, oturmak, kaşığı tutmakbir zaferdi. Yavaşça ayakları iyileşti, ama hâlâ kışın ortasında, yolun bir gün ileriye giden bir köprüsü yoktu. Yaşlı adam, Yaz gelince çıkacağız, ama şimdi kış dedi. Veli, Ailemi, evimi nasıl bulacağım? diye sordu.

Düşün ki, kışın avcılar başka bölgelere gider, ilkbaharda buraya gelirlerdiye cevapladı adam, bir odun parçasını ateşe atarak. Belki bir şans bulursun ama pek olmuyor.

Bir sabah, Veli dalgalı bir çığlık duydu; bir köpek havladı ve bir çift silah patladı. Hızla dışarı fırladı, tek bir çamaşır içinde, köşeyi aradı. Bir grup avcı, çam ağaçlarının arasında belirdi; Veli, Beni evime götürün! diye bağırdı. Yolunu buldu, bir köyün polis karakoluna ulaştı; orada görevliye durumu anlattı. Ailemi bulun! diye yalvardı, Melek gibi yanmış bir çay gibi bir haber verin.

Polis, Kaybolduğunu kayıtlara aldık, ama bir şey bulamayacağız dedi. Veli, eski işyerine bir depo çalışanı olarak gitti; giriş kapısı yeni bir logo ile kapatılmıştı. Çöpçatan, Taşındılar, yeni bir adrese gittiler dedi. Veli sokaklarda dolaşırken eski dostu Şahini buldu; Şahinin karısı Nermin, Biz boşandık, o başka bir şehre gitti, Lale hakkında bir şey bilmiyorum dedi.

Veli, Lalenin arkadaşlarının olmadığını, evde yalnızca örgüyle kazak ve şapka ördüğünü hatırladı. Kimse ona yardım etmiyordu; polis hâlâ aynı cevabı veriyordu: Araştırma devam ediyor. Birkaç ay sonra bir geçici kimlik aldı, iş aramaya başladı. Çeşitli şantiyelerde iş aradı, bir kamyon şoförünün Üç işçi lazım ilanını gördü, bir anda kamyonun içine atladı. İş, eski bir fabrikada, koku, alkol ve küf dolu bir depoda, varillerden sızan yanıcı sıvıyı şişelere doldurup, kapak takıp, sahte etiket yapmaktı. Geceyi kutularda, haftada bir ekmek, makarna ve konserve gelen bir çorba ile geçiriyordu.

Aylar geçti, maaş yoktu; İlk önce yemek ve barınak, sonra konuşuruz diyordu amir. Pasaportu alındığında, Belge yoksa çıkamazsın denildi; kaçmaya çalıştığında iki güvenlik görevlisi Bu işten kaçmak bir hayal dedi.

Veli, bir yıl yarım yılda bir kaçtı; sadece birkaç yüz lira parasıyla, iki ayda topladığı konserve etle geçimini sağladı. Polis, yeni bir kimlikle Gelecek sefer daha iyi düşün dedi. Veli eski arkadaşlarını ziyaret etti; kimse ona giysi ya da çamaşır vermedi. Düşmanlıkla kapı çaldı, ama bir emekli kadın, Gel, çorba iç, banyo yap, bir yorgan veriyorum dedi. Diğer bir köylü, bir gün ona bir miktar para verdi. Veli, radyo üzerinden bir duyuru yaptı ama yanıt gelmedi.

En sonunda, yıllarca kaybettiği umudu topladı, eski bir demiryolu vagonunu buldu, tamir edip, bir odun sobası kurdu. Böylece yalnız bir hayat başladı; yıllar sonra, yine nehir kenarında bir çığlık duydu.

Veli, boğulmak üzere olan bir genç kızı kurtardı; onu diriltecek kadar sıkı sıkıya tutup, iki çubukla bir sığınak yaptı, ateşi yaktı. Kız gözlerini açtı, şaşkın ama ayakta. Veli, Şimdi ne yapacağız? Bir işaret ateşi yakalım dedi. Kız, Benim adım Gülbahar, diyerek, ışığın yanına oturdu.

Kısa sürede bir kurtarma botu geldi; içinde genç bir adam, o gün kaçıp gelen, elinde bir yüzük taşıyan bir çocuk vardı. Artem! diye bağırdı Gülbahar; Velinin kalbi bir anda çarpıntı yaptı. O genç adam, ellerini uzatarak, Teşekkür ederim, ben ne yapardım senin olmadan? dedi. Işık çubuğu, genç adamın parmağındaki yüzüğe vurdu; bu yüzük, Velinin karısı Lalenin beşinci yıldönümünde yaptığı bir takıydı.

Veli fısıldadı, Artem bu yüzük nereden? Genç adam, Babamın kaybolmuştu, tek hatırası bu. Veli, gözleri dolu, Artem ben ben senin babanım. diye bağırdı, gülüşen gözyaşlarıyla oğlunu kucakladı. Nehirde yeni bir gün doğuyordu; umut hâlâ sızıyordu.

Rate article
Lifequest
Fakir Adam, Boğulmakta Olan Kızı Kurtardı