Gönülden bir hediye
Ayşe, köyde her zaman gözde bir hanımefendi olarak anılırdı. Çocukluğundan beri sabah güneşiyle çabalayan, tarlalarla, hayvanlarla, bahçeyle uğraşan biriydi; ama yıllar geçse de güzelliği solmaz, hatta ileri yaşta bile çekiciliğiyle köyün en konuşulan kadını hâlâ kalırdı. Köy yaşamının onca yılı ardından hâlâ özgüveni yerinde idi.
Gençlik yıllarında Ayşe, çevredeki birkaç kasabada da göz kamaştıran bir güzellikti; yuvarlak hatlı, ince belli, dalgalı koyu kahverengi saçları, hafif kısılmış yeşil gözleri ve doğal dolgun dudakları herkesin dilindeydi. Onun peşine komşu köylerden dahi gençler düşer, kimileri her şey mümkün diyerek kalplerine yol alırdı. Zengin bir köylü ailenin çocuğu olan Ayşenin anne ve babası, kızı evlendirmek yerine öğretmenlik eğitimi alması için İstanbula gönderdi; Ayşe ise her yaz tatilinde babasının evine dönüp köylü bir damat seçiyormuş gibi rol yapardı.
Bir gün Ayşe sokakta süslü bir elbise içinde ilerlerken, bir delikanlı tesadüfen aynı yoldan geçiyormuş gibi ona bakmaya başladı. Pantolonunu yeni bir delikten korumaya uğraşırken, yüzüne bir tutam kömür tozu sürüp gülümseyerek göz kırpıyordu; sanki yolu ona bırakmazmış gibi davranıyordu.
Ayşe, bu akşam köy kulübünde dans var; seni eve götürürüm, memnun kalacaksın! diye bağırdı delikanlı.
Ayşe başını salladı, damat adayını yanından geçirdi ve evde annesiyle bir başka talip hakkında sohbet etti.
Bugün Selçukların büyük oğlu yine yanımda, ne ayıplı bir çocuk! Dün ise bir başka zeki genç geldi, babamın eski Güleryüz otobüsünde oturuyordu, mağazadan eve kadar beni övüyordu, başkanla yakın arkadaş olduğunu söyleyip bir gün onun yanında çalışacağını vaat etti.
Kızım, hiç hoşuna giden birisi yok mu? Okulunu bitirince seçmek zorunda kalacaksın dedi anne.
Hepsi boş laf, kahrolası gözüpekler! Gülümseyerek kendilerini kahraman gibi gösteriyorlar, ben onlara bakıp düşmekten korkuyorum diye yanıtladı Ayşe.
Ayşenin abisi Mehmet, kızına göz ucuyla bakar, içinde bir şeyleri saklardı. Bir gün baharın çiçekleri açtığı, kuşların cıvıldadığı bir sabah, Ayşe köy yolunda yürürken bir anda içini bir ışık tutuştu. Mehmet aniden cesaret buldu; annesine danışıp Ayşeye nasıl yaklaşacağını sormak istedi.
Oğlum, aynaya bak ve cebini kontrol et diye annesi Mehmete baktı, omzunu silkerek. Sen iyi bir delikanlısın, ama bir prens gibi değilsin; yakışıklı değilsen de kalbin saf ise, o zaman şansın var. Kadının çevresindeki damatları gördün, onlardan birini seçmek zorunda değilsin. dedi.
Mehmet alaycı bir gülümsemeyle cevapladı:
Ben de neyin güzelliğinden habersiz değilim. Peki ya sen genç, güzel bir kız olsaydın, kiminle evlenirdin?
Anne gözlerini kısarak:
Bana ne soruyorsun! Zaten babanla bir anlaşma yaptık, onunla mutlu bir hayat süreceğini düşündük Ben bir başkanın kızı olsaydım, kalbime dokunan, üç ineği pahasına satılamayan ama ruhuna tat veren bir hediye isterdim.
Mehmet şaşkınlıkla sordu:
Ne gibi bir hediye, anne?
Bunu kimse bilmez, Mehmet! dedi gülerek. Şu anda bir inek ahırda bağırıyor, ben de seni dinlemeliyim.
Mehmet annesinin gizli bir konuşmasını hatırladı; komşu bir kadın ona bir kutu büyük bulaşık sabunu getirmişti. O sabunun kokusu, çiçek gibi hafif ve tatlıydı. Anne, sabunu eski bir gazeteyle sarıp, rafın en üstüne, sanki altın gibi koydu. Bunu bir gün hamamda deneyeceğim diyerek hayal kurdu; bir yandan da farelerin yemeğini yutmaması için saklamaya çalıştı.
Keşke dükkanlarda böyle bir şey bulabilsem dedi ayakları yere çarpan bir sesle.
Mehmet, annesinin bu hediye tutkusunu izlerken, köyün tek büyük marketinde bulamayacakları bir şeyin, Ayşenin kalbini ısıtacak bir hediye olduğunu anladı. O an, bu sabun kutusunun Ayşeye en güzel hediye olacağını düşündü.
Köyde birçok kişi şaşkın ve öfkeli bir şekilde sordu: Ayşe gibi bir güzel niye Mehmet gibi bir delikanlıyla evlensin? Mehmet, Ayşeye göre kısık boylu, ince yapılı, yüzü soluk, benekli ve biraz da yoksuldu; babası genç yaşta vefat etmiş, annesi üç çocuğu tek başına büyütmüş bir kadındı. Köylüler zamanla bu aşkı konuşur, hatta kıskanır hâlâ.
Düğün günü geldiğinde, herkes bu hikâyeyi nesilden nesile anlatmaya başladı; hâlâ yaşlılar bile gülerek hatırlıyorlardı:
Şimdi bak, Mehmet benim yanımda, ne ihtiyacım var ki? O beni hiç göz yummadı; diğer damatların gölgesinde kaybolmuş bir çiçek gibiydim. Ama o, sanki kırmızı meydanda bayrağı taşıyan bir asker gibi özgüvenle yürüyordu, yüzü gülümseyen bir kraliyet tacı gibi parlıyordu.
Ayşe, o anda şaşkınlık içinde, hâlâ erkeklerin hafifçe süslendiği, sözlerini yağda bulduğu sahneleri hatırladı; ama Mehmet elinde Hane Sabunu etiketiyle bir paket tutuyordu ve bir kraliyet tacı gibi ona uzatıyordu.
Bu şaka mı? diye düşündü içinden. Böyle bir sabun evimizde nadir dedi. Ama Mehmetin gözlerindeki ışık, kalbini eriten bir mutluluktan başka bir şey değildi. Kalbimden bir hediye, seni koruyacak, yaşlanana dek seni güzelleştirecek dedi. İstersen bir kutu daha getiririm diye ekledi.
Ayşe, elindeki sabun paketini döndürürken bir an için ağzı tutuldu; gülmekle kalbini saklamaya çalışıyordu. Düşündü ki, çevredeki tüm damatlar ona bir şeyler sunmuş, ama hiç kimse onun içini okuyan, gönlünden bir hediye getiren olmamıştı.
Mehmetin içindeki şefkatli, neşeli ve pratik doğasını gören Ayşe, onunla bir ömür geçireceğine karar verdi; çünkü bu hayat ona bir kez de olsa gerçek bir gülümseme vaat ediyordu.
Böylece çift, köydeki tüm zorluklara rağmen, birbirine sıkı sıkıya bağlandı; Mehmet, Ayşeyi yorganın altına saklamazdı, gerektiğinde ona yardım eder, çocuklarla oynar, ev işlerini paylaşır ve hiçbir zaman ev işi sadece kadının işi diyerek geride kalmazdı. Yıllar boyunca huzurlu ve sevgi dolu bir yaşam sürdüler.
Köylüler bazen hayret eder, Nasıl bu kadının güzelliği, o kadar uzun süre korunur? diye sorar; ama sonra gülerek, Sabunu sayesinde! diye yanıtlarlar.




