VEDA GÖNÜL KIRIKLIĞINDAN ÖNCE

VAKİT GEÇmeden ÖNCE

Ahmet, eşi Nurtene öylesine tapıyor ki gözleri ona kilitlenmişti. Fakat altı yıl evli kalıp da çocuk sahibi olamadan geçirdi. Nurten, Ahmetten yedi yaş gençti. Ahmet, henüz on sekiz yaşına basmış, çiçek açmakta olan Nurten ile evlenince geleceğin uzun olduğunu düşünmüş, çocuk sahibi olmaya zamanının yeteceğine inanmıştı. Tüm enerjisini aile yuvasını kurmaya harcıyordu. Daireyi yeniledikten sonra hemen bir köy evi, ardından bir hamam inşa etmeye koyulmuş, bol bol fidan, egzotik bitki alıp on çeşit çilek dikmişti.

Bahçesindeki baş köşe çiçek ise krizantemdi; pastanın üzerindeki kiraz gibi Nurten bu çiçeği çok severdi. Nurten sık sık Ahmete şöyle söylerdi: Hayatın boyunca mutlu olmak istiyorsan krizantem yetiştir. Doğunun bilgesi bunu söyler. Ahmet de bu sözün peşine düşmüş, her türlü yeni krizantem çeşidini alıp bahçeye serpiştirirdi. Kim mutluluktan vazgeçebilir ki?

Ekim ayı geldiğinde krizantemler tam görkemiyle açar, sonbaharın kraliçesi diye anılırdı. Mor, pembe, beyaz iğne gibi çiçek topları bahçeyi adeta bir tabloya çevirirdi. Komşular bahçeden geçerken başları dönermiş, Ne güzel bir çift; her şeyleri büyüyor, çiçek açıyor diye hayran kalırlardı.

Ahmet, sabahın erken ışığından akşamın kararmasına kadar çalışır, yorulsa da bırakmazdı; Nurten de ev işlerine gönül verirdi, bir yerde Ahmetin yanında olmasını istemezdi. Erkek geçim sağlayan, kadın da ocağın bekçisi diyerek hareket eden Ahmet, bu sorumluluğu bir aşk görevi gibi görürdü. Başta Nurten, bu sorumluluk karşısında mutluydu; mutfakta ustalaşmış, incelikli yemekler pişirir, lezzetli kekler yapar, turşu ve kompostolar hazırlardı. Yemek sonrası örgüyle modern kazaklar örer, boncukla peçeteler süsler, hatta resim çizerdi.

Zaman geçtikçe Nurten, küçük ailelerinin geleceğini düşünmeye başladı. Bunun için ne yapıyoruz? diye sordu kendine. Ahmet bir gün Bak Nurten, toprağı kadınım, çocuğum için hazırladım. Şimdi senin sözün dedi. Nurten ise Üzgünüm Ahmet, mirasçı olmayacağız; kız kardeşim de çocuksuz diye cevap verdi. Ahmetin kalbi kırılmıştı; sevgisi hala derindi ama bu boş sevda bir gün çıkmaza girecekti. Ahmet, bir gün başka bir bereketli kadın bulur, Nurten ise kendi yoluna gider diye düşündü.

Ahmet, hiç Nurteni azarlamazdı, bir kelime demesiz ya da bakış atmazdı. İş yerinde meslektaşları ona çocuk sahibi olmayı hatırlatır, Köprüden geçince çocuğu göreceksin derdi. Ahmet, önce şaka yapar, sonra ise köy evine yeni bir ev gerekliyormuş gibi bahane eder, sonunda İkimiz de mutluyuz diye mırıldanırdı.

Bir de iş yerinde İnna adında bir çalışan vardı; bütün ofis İnnanın Ahmete aşık olduğunu bilir, fakat İnna bu aşkını gizlemezdi. Ahmet, İnnanın nazik gülümsemesini, omzuna dokunuşunu fark etmezdi; Evlilik bir kutsal bağdır diyerek ona bir adım bile atmazdı. Nurten de bu İnnayı tanır, fakat rakip görmezdi.

Bir akşam Ahmet eve döndüğünde Nurteni bulamadı. Ocakta hâlâ sıcakken masada bir not duruyordu. Nurtenin titiz el yazısıyla şöyle yazılmıştı: Sevgili Ahmet, tam bir aile kuramadık. Beni geride bırak, hayatını kendin inşa et. Her zaman senin Nurtenin. Ahmet donakaldı. Altı yıldır ailesine adanmıştı; Nurteni taş gibi taşıyan Ahmet, bir anda boş bir ada gibi hissetti.

Eğer Nurten gitti ise bu kalıcıdır, diye düşündü Ahmet. Kökten çürümüş bir ağaç gibi, kırılıp dökülür, ama yine de toprağa tutunur. Kadın kaçıp topuklarını düşürürken, Neye ihtiyacı vardı ki? diye iç geçirdi. Çocuk olmadan da insanlar yaşayabilir, ayakta kalır.

Böylece Ahmet içine kapanıp, sessiz ve kasvetli bir hâle büründü. Başka bir kadınla yürümeyi hayal bile edemezdi; mutluluğun son noktasına geldiğini sandı, hayatın renkleri söndü.

On yıl geçti. Ahmet, ani bir iş seyahati için bir trenle doğuya gitmek zorunda kaldı, bilet bulamayıp doğrudan bir güney yönlü bilet alarak trene yetişti. Tren hareket ederken vagonun içine atladı, nefes nefese kaldı, kabinine girdi ve İyi akşamlar dedi pencereden bakan bir kadına. Kadın dönüp baktı, Nurten mi? Sen misin? dedi. Ahmet şaşkınlıkla oturdu, Ahmet mi? diyerek tanıyamadı. İkisi de bir anda sıkı sıkı sarıldı, yılların eksikliği içinde kelimeler boğazına düştü.

Nurten, Ahmet, hayatın ne kadar hızlı akıp geçti! Aile, çocuklar, her şey? diye sordu. Ahmet çekinerek, Evet, evlilik. Yedi yıl… İnnayı hatırlıyor musun? Benim eşim. İki kız çocuğumuz var, dedi. Nurten de Benim de bir aile var. Kocam ve iki oğlum. Düşüp suya atladığım, kendimden kaçtığım bir dönemde evlendim. Şimdi huzurlu ve düzenli bir hayatım var. Şu anki eşim büyük bir yöneticidir, Minske taşındık. Onu severim ama sana hâlâ bir parça sevgi kaldı, diye itiraf etti.

Bir keresinde senin kapına geldim, gözyaşlarıyla ayrıldım. Köprüler yandık, dökülmüş suyu toplamak imkânsız, dedi Nurten. Seni hâlâ seviyorum, kalbim hâlâ çarpıyor, sık sık rüyamda görürüm, diye ekledi. Ahmet, Hayat bizi böyle dağıttı, ne yazık ki böyle oldu. Ama eğer çağırırsan, koşarım; uçup gelirim! dedi. Nurten ise Çağırmayacağım, kocamı incitmek istemiyorum. O iyi biri, oğullarını doğru yetiştiriyor, bir kız çocuğu ister ama bana da çok değer veriyor. Belki bu sevgi, aşkın ötesinde bir saygı, dedi. Bu geceyi sana ve kendime adıyorum. Nefesini içmek, senin dokunuşunla ölmek istiyorum, diye fısıldadı ve gözleri parladı.

Sabah tren varış noktasına yaklaştı. Nurten kendini topladı, trenin gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Ahmet, Nurtenin hazırlıklarını görünce bir an için kıskançlık hissetti; sanki o gece hâlâ tutkulu bir aşkın içinde, fısıldayan bir sevgi gibi. Vagon durağa geldiğinde Nurten Ahmete öperek veda etti, ardından platformda bekleyen ailesine koştu. Yanında iki çocuğuyla birlikte, büyük bir buket beyaz krizantem taşıyan bir adam duruyordu. Nurten ona sarıldı, Ahmete son bir fısıltı attı: Hoşça kal, sevgili. Ahmet anlayışla başını salladı, yavaşça vagonundan indi, uzaklaşan aileyi izledi ve düşündü: İşte hepsi bu. Mutluluk bir çatı gibi üstüne oturtulmaz, devam etmek gerekir.

Dokuz ay sonra Nurten, oğullarına bir kız kardeş daha doğurdu; kocası bu yeni doğan kız için tarif edilemez bir sevinç duydu.

Rate article
Lifequest
VEDA GÖNÜL KIRIKLIĞINDAN ÖNCE