26 Aralık, Perşembe
Bugün akşam yorgunluktan bitap düşmüş bir hâlde otururken, günün karanlık gölgelerini bir bir kağıda dökmek istedim. Belki bir şeyleri dışa vurursam, içimde biriken ağırlık hafifler.
Sabah, sınıfta Yavuz bir kez daha çikolatalı bir bisküvi çiğneyerek kahramanlık yapıyordu. O, ne dersin, bir şeyden bağımsız gibi görünse de, aslında her an bir şeyler yutmakla meşguldü. Matematik sınavı sırasında bile bir şekerleme çıkardı, ve öğretmenimiz bunun bedelini ona acı bir notla verdi.
Ben de o an bisküviyi bir kenara itip, Yavuza bakmadan edemedim.
Ne demek bu canavar? diye şaka yaptım.
Gerçek canavar! Saçları yerine yılan pulları var, geceleri çocukları yer! dedi.
Bu sözler bir anda kulaklarıma saplandı. Şehrimizde kaybolan iki çocuğun haberini televizyonda duymuştum; onları bir hafta boyunca bulamamışlardı. Çocukça bir hayal gibi düşünebilirdim ama Yavuzun bu çılgınlığı beni bir türlü çıkarmadı.
Öğleden sonra evime, yani yedinci kata inince, aklım hâlâ o garip komşumuzdaydı. İlk kattaki yaşlı kadınlar, onu çılgın ve yalnız olarak nitelendirir, kim olduğunu, kaç yaşında olduğunu ve ne iş yaptığını bilmezlerdi. Pencereleri hep kalın koyu perdelerle kapalı, dışarıdan sadece bir gölgelik görünürdü. Yağmurlu akşamlarda ya da karanlıkta dışarı çıkıp, yüzünü kapatan bir kapüşonla gözlerini gölgeleyen bir figürle karşılaşılırdı. Kimse ondan bir merhaba bile duymamıştı.
Bir akşam, merdivenlerde bir sohbet duydum:
Dükkanlardan ağır poşetlerle dönerken, o çılgın kadın aniden çıkıyor, duvara yaslanıyor ve sadece gözleriyle bakıyor.
Ne vahşi bir şey Sanki bir lanetten kaçıyor gibi.
Gece saat 11de onu merdiven boşluğundan çıkarken gördüm; gölge gibi kayboluyor. Gündüz de evde oturur.
Bu konuşma beni düşündürdü: belki de o bir yalnızlık; yalnızlık da bir şeydir.
Saat tarih dersinde, ben Yavuzun adını Yavuz Akıllı gibi söylemekte zorlandım ve öğretmenimiz bana iki puanlık bir not verdi. Kırgın bir şekilde otururken, bahçedeki Kadir, Yavuza Şişman Yavuz diye bağırdı. Yanındakiler Tolga ve Cem de bu lakabı alayla tekrar ettiler, hatta Yavuzun elinden kruvasanı çalıp birbirlerine fırlattılar.
Kruvasanı ver! diye bağırdım; ama Yavuzu korumak zorundaydım, çünkü ben her zaman onun yanındayım.
Kadir gülerek, İnce bir adam, şişman birini koruyor! dedi. Bu arada, sınıfın içindeki Şişman ve İnce lakapları bizi hep bir arada tutuyordu; bir masa başında oturur, aynı okula giderdik. Ben zayıf ve genç görünürdüm, Yavuz ise tombul ve güçlüydi.
Bir deneme yapmaya çalışırken, Yavuzun kruvasanını almaya kalktım; neredeyse başardım ama yere çarptım ve öğretmenin masasındaki küreyi devirdim. Küre kırıldı, iki parçaya ayrıldı ve birinden uzun bir çatlak yayıldı. O anda coğrafya öğretmenimiz içeri girdi.
Küresel bir şok yaşandı ama öğretmenimiz hemen şöyle dedi:
Mehmet, kal.
Ben masaya doğru yürürken göz teması kurmak istemedim. O, bana baktı:
Mehmet, ne yapıyorsun? Sen akıllı bir çocuksun
Bir an düşünceli bir duraklama yaşandı; gözlerimde bir korku dalgası yükseldi. Sanki yöneticinin odasına götürülmek ya da anneme telefon edilmek gibi bir felaket bekliyordum. Neyse ki, öğretmenimiz şunları söyledi:
Ebeveynlerini aramam, ama sonrası için derslerde bana yardım et.
Tamam, Nihan Hanım, diye iç çekerek bilyelerimi süpürdüm.
İşler ne kadar zor olursa olsun, bir nebze de olsa anne babamı aratmadığı için şükrettim. Ancak günün sonunda Yavuzun bir doktor randevusuna götürülmesiyle beraber, onunla birlikte bu haksız cezanın tadını çıkarma şansım kalmadı.
Okul çıkışı, arkadaşlar hızlıca üst giysilerini alıp soyunma odasına gitti. Ben ise değişen havayı izlerken, coğrafya öğretmenimizin yönettiği bir temizlik işine daldım. Kitapları kütüphaneden taşıdım, sınıfı düzenledim; iki saatten fazla sürdü. Çıkınca dışarısı yağmurlu bir akşamdı, sisli ve soğuktu.
Eve yürürken adımlarım ağırdı, yağmur damlaları başımın ucuna kadar inmek istiyordu. Neden hayat bu kadar adaletsiz? Sadece bir arkadaşımı savunduğum için, ben en son cezayı çektim. Kadirin cezası kimseye verilmedi, ama ben onun suçunu taşıdım.
Parkta yürürken, bir an da olsa aklıma gelen tek şey, o birinci kattaki komşumuzun garip davranışları oldu. Gözlerim birdenbire iki yılan gibi parlayan gözlerine takıldı; karanlıkta bir gölge gibi süzülen bir siluet. Şaşkınlık içinde adımımı artırdım, bir soğuk dalga bedenimi sardı. Arkamda bir ses yükseldi:
Hey çocuk, dur!
Ses bir erkekiydi; onu tanımazdım ama içimdeki içgüdü tanımadığınla konuşma diyordu. Sırtımdaki çanta ağırlığı, sanki bir taş gibi beni aşağı çekiyordu. Bir adım ileri, bir adım geri; çatırtı sesleri eşliğinde karanlık bir figür yolumu kesti.
Birdenbire bir şey beni geriye çekti; çanta kıvrıldı, bir el yakaladı. Geri döndüğümde, bana bir yandan çantayı, diğer yandan da bir elini tutan bir adam gördüm.
Nereye koşuyorsun? Sadece konuşmak istedim. dedi, alaycı bir gülümsemeyle.
Sesim çıkmadı; boğazım kurudu, dilim bir düğüm gibi takıldı. Diğer eli kucağında bir şey saklıyordu; bir bıçak mı, bir tabanca mı? Çevrede kimse yoktu; sokak lambaları hâlâ yanmamıştı, yağmur ritimli bir melodiyle çatırtı yapıyordu.
Tam o anda, çalılıkların içinden başka bir gölge fırladı. Kısa, zayıf bir gençti; bir elinde sıkı bir bez, kokusu bulaşık deterjanı gibi keskin ve iğrençti. Bez, yüzüme doğru uzandı; bir anda başım dönmeye başladı. Neredeyse bayılacak kadar güçsüzdüm; ama bir çığlık yükseldi; o genç çığlık attı ve bir anda düşmanını yere serdi.
Karanlıkta iki gölge birbirine çarpıştı, çığlıklar rüzgarla karıştı ve bir garip ses duyuldu; tıpkı birine hurma çiğnerken çıkan ses gibi. Bir anda sokak lambaları yanıp sarı bir ışık yaydı. Küçük gölge, boyununa doğru eğildi, uzun siyah saçları dışarı çıktı; bir kadın ortaya çıktı. Gözleri kedi gibi sarı bir ışıltıyla parladı.
İşte, o birinci kattaki komşu! Yüzü kanla lekeli, dişleri iki uzun köpek dişi gibi dışarı çıkmıştı. Bir mendille kanı sildi, sanki çorap içinde bir şeymiş gibi davranıyordu. Gözleri bir an parladı ve çalılıkların içinde kayboldu. Arkasında, o adamın cansız bedeni, boynu kan içinde, etrafında karanlık bir göl oluşturmuştu. Bez şimdi yalnız, beyazlaşmış bir kağıt gibi ortada duruyordu.
Kalbim çarpıyordu, ama bir an önce oradan kaçtım. Beş dakikada evime koştuğumda, kapıya çarptım, nefes nefese, taşınmaz bir çöküş içinde. Evde kimse yoktu; annemi ve babamı bulamamıştım. Bu durumu onlara anlatmak ne kadar zor olurdu?
Sakladığım şeyleri Yavuza da söylemedim. Belki de Yavuz doğru söylüyordu; canavar yok belki ama başı pul gibi bir şey var. Belki de o bir vampir, ama yetişkinleri tercih ediyormuş. Hayatın içinde bir vampir var; ben ise onun bir kurbanı oldum.
Bu akşam, televizyon başında oturuyorum. Haberde bir kayıp çocuğun cesedi bulunmuş; ama kimse nasıl öldüğünü söylemiyor. Sanki birinin bu korkuyu halktan saklamaya çalıştığını hissediyorum. Üç gün sonra bir haber bülteni, iki çocuğun ölen bir adamın evinde bulunduğunu duyurdu; ama ölümü ve cesedi nasıl bulunduğu hiç açıklanmadı.
Belki insanlar bir vampirin şehrimizde dolaştığını duyunca panik olmazlar; belki de bu yüzden kimse konuşmaz. Şimdi tüm haberleri izledim, ama aklım hâlâ o karanlık parkta, iki gölgede takılı kalan çocuğun içinde.
Şimdi, kar yağmasıyla birlikte, Yavuz ve ben satranç kulübünden eve dönüyorduk. Merdiven çıkışında o kadın, yani birinci kattaki komşu, bir kez daha bize baktı; gözleri bir kez daha kan kırmızısı bir ışıkla parladı ve ortadan kayboldu. Yavuz bu durumu fark etmedi, sadece bir satranç oyununu anlatıyordu, kilo vermişti, şeker yemeyi bıraktı, Kadir ona artık takılmıyordu.
Ben gözlerimi ondan ayıramadım; o kanlı yüz, dişler… Şimdi bir yaşlı kadına, İşte bu da o yalnız bir kadındı! diye bağırdı Yavuz.
Eve girip baktığımda, o gizemli kadının silueti hâlâ dışarıda, beyaz karların üzerindeki bir gölge gibi süzülüyordu.
Küçük bir not:
Günlerden birinde, Kıymet (Kübra) adında bir kadın, aynı komşu, bir çocuğu tekrar gördü. Koku, korku ve bir vampirin gölgesini hâlâ hatırlıyor. Şehirdeki her sokakta, kar ya da yağmur insan kanını saklamaz; sadece gölgeler bilir.
Bazen bir insanın hayatı bir anda değişir; bir yabancı, bir gölge, bir kan damlası
Bu günlüğü kapatırken, bir kez daha anlıyorum ki, yalnızlığın ve korkunun içinde, bir ışık aramak zorundayız. Ve belki de bir gün, o karanlık birinci kat, bir köprü altında bir başka sırra yol açar.
Mehmet.




