Onsuz Yaşayamam: Hayatımın Anlamı

«Onun olmadan yaşayamazım»
Ben annem, doğum iznindeyim. Oğlum iki buçuk yaşında.
Her sabah onu dışarı çıkarıp mahallemizin merkezindeki ana caddeyi geçerek çocuk parkına gidiyoruz. Cadde boyunca sağda bir kaç market ve bakkal bulunur. Her zaman küçük Denize susamlı bir simit alırım; oturduğumuz bankta o simiti büyük bir iştahla, bir çocuğun kendine has coşkusuyla yer. Ben de bir iki dakikalık nefes alırım.

Büyük caddeyi izlemek benim en eğlenceli hobim. Yürüyüş tarzına, giyimine ve bedensel ifadelerine bakarak yanımdan geçenlerin mesleğini tahmin etmeye çalışırım. Ne düşünüyorlar? Ne iş yapıyorlar? Neler hayal ediyorlar? Nereye koşuyorlar? Bir oyun gibi.

Uzakta tanıdık bir çift beliriverdi: sakalı belli bir yaşta, gri saçlı, belki yetmiş beş, yanında ise yaşı belirlemek zor bir hanımefendi. Onun yaşı otuzdan altmış arasında değişiyor gibi; bunu neden söyleyemediğimi daha sonra anlatırım.

Biz her havada dışarı çıkınca bu ikiliyle sık sık karşılaşıyoruz. Kadın hiç makyajsız çıkmaz; bir an bile büyükanne demek dilime gelmez. Çantasında kesinlikle bir fondöten, allık, rimel, eyeliner ve pastel farlar var. Saçlarını açık sarıya boyatır, deniz kabuğu kesim bir topuz takar. Modayı yakından takip eden bir stil ikonu olduğunu söyleyebilirim; kıyafetleri bir derleme gibi. En çok dikkatimi çeken şey ise elleri: düzenli olarak bir kuaföre gider, tırnakları her seferinde farklı bir manikürle süslenir; bazen klasik fransız, bazen ateş kırmızısı. Ona içten içe kıvrak kelebek diyebilirim.

Bu çift genellikle mağazaların önündeki bankta oturur; bizim de oturduğumuz yer orasıdır. Kadının adı Sibel, eşinin adı Mehmet.

Sibel, çam fıstığını yürürken insanlara fırlatmayı bırak! Kasıtlı değil de de, birine çarpıp incitebilirsin. Ya sen bir çam fıstığıyla ayaklarını çarpsan ne dersin? dedi Mehmet biraz sert bir sesle.
Ah, aşkımeş! Sonbaharda böyle şamata yapmadan nasıl eğlenirim ki? Çam fıstıkları! Hadi sus, kedi! diye gülerek karşılık verdi Sibel.
Tamam, sana birkaç şişe balon alırım, evde oynarsın; kimseyi rahatsız etmezsin, ben de banyoda saklanırım diyerek çenesini kırttı Mehmet.
Ne diyorsun! Evde balonla oynamak bana tat vermiyor, o da bir şey! Üzgün olma, tamam mı? Başka bir yoldan yürürüm, senin hoşuna gitmezse diye mırıldandı Sibel, hafif kırgın bir gülümseme takınarak.
Seninle her zaman gözüm açık olmalı, yoksa bir gün polise gidip bir ayak kırarsın ya, ben de sana yemek getiririm dedi Mehmet alaycı bir tonla. Ben çorba pişiririm, sen de mutfakta bir şeyler bulamazsan bir gün karnını doyuramazsın. Çocuklar da seni ziyaret etmesin, yoksa bana itaat etmeyi öğrenirsin, tembel! diye bağırdı.

Bu esprili kavgaları dinlerken ağzımda tatlı bir gülümseme belirir; nasıl olur da bu iki yaşlı adam kadının arasında hâlâ bu kadar sıcak bir bağ bulunur? Birbirlerine tatlı takma adlar takarlar, Sibel bir şey anlatırken elleriyle havayı işaret eder, Mehmet ise sadece başını sallayıp bir dirsek hafifçe tutar.

Onları izlerken hep aklıma gelen şey, içten gelen bir şefkat. Sibelin Mehmete elini sıkıca tutuşu, gözlerine bakışı, ufak bir yüz ifadesi bile büyük bir sevgi seli gibi akıp gider. Mehmet de ona hafif bir ses tonuyla şöyle bir hatırlatır:

Dikkat et, Sibel, yürürken kayma, ayağın kırılmasın; ben bir şey kaybedersem ne yaparım?

İnanın bana, bankta otururken birbirlerine öpüşürler, adeta genç aşıklar gibi. Yüzlerinden ışık saçar, kalplerinin sesleri bir senfoniymiş gibi çalar.

Bugün yine bankta oturuyorlardı. Diyalog şu şekilde başladı:

Şimdi pastel bir ruj alayım, indirim var mı? Sen de gelmek ister misin? diye sordu Sibel Mehmete.
Kendin al, ben burada beklerim, ama bütün rujları alma, bazılarını diğer kızlara bırak diye yanıtladı Mehmet şirin bir gülümsemeyle.

Deniz simidi bitirip banktaki adama yaklaştı; Mehmet çantadan minik bir çikolata çıkardı, uzatarak:

Al bakalım, afiyet olsun. İsmin ne?
Çok teşekkür ederim dedim, artık benim çocuğum Artun diye ekleyerek.

Deniz çikolatanın paketiyle oynamaya başladı.

Özür dilerim, bir süredir sizi izliyorum. Sizin gibi bir çiftin sırrını öğrenmek istiyorum dedim merakla.
Adam sessiz kaldı, ayaklarının altındaki yapraklar hışırtı yaptı, hafif bir rüzgar onları savurdu ve yapraklar bir dans gösterisi gibi yere yavaşça indi.

Biz Sibeli ilk kez sonbaharda tanıdık, yaklaşık elli beş yıl önce diye başladı Mehmet. O gün parkta renkli yaprakları topluyordu. Her bir yaprağa eğiliyor, ona gülümsüyordu. Eski yırtık bir palto, beyaz bir bere ve yıpranmış ayakkabılar içinde mutluydu! Elinde sarı, turuncu ve kırmızı yapraklar, cebinde beş kuruş, evde sadece hardal soslu ekmek vardı, ama o bir peri gibiydi! Sibel çiçeklerle konuşur, karanfil ve papatyalarla oynar. O, beni hayata sevindiren bir rüzgar, her güne, her anıya, yağmura, kar’a ve güneşe sevinçle bakmayı öğretti. Sibel zarif ama tutkulu, sonbahar gibi renkli, yakıcı ve kararlı. Birçok kişi ona ilgi gösterdi ama sadece bana gönül verdi. Yüzünü maskesiz gösterebilen nadir insanlardan biri. Düşüncelerime dokunmama izin verdi!

Hiç kavga etmiyor musunuz? diye sordum şaşkınlıkla.
Olur, bazen anlaşmazlıklar çıkar; önemli olan zamanında çözmek, öfkeyi uzatmadan bir çiğnemek. Hayat kısa, boş işlere harcama! Gençken Sibele bir süre sessiz kalırdım; o zamanlar bir takvim yaprağı gibi uçup gitti. Bir daha o anları kaybetmek istemedim, affetmek ve unutmak daha akıllıca. dedi Mehmet.

Sen hiç eşine kızmaz mısın? diye ekledim.
Deniz çikolatayı bitirip konuşmayı dinlemeye başladı.

Şimdi bir şey fark ettim diyerek devam etti Mehmet. Onu çok seviyorum, onsuz yaşayamazdım! Giyinmeye geç kalır, birden bir elbise, bir kazak, bir ayakkabı değiştirir ama ben sessiz kalırım. Kim ona çay getirir, ilaçlarını verir? Köklerimiz birbirine dolanmış gibi, yalnız kalmak en büyük korkum. Bir kez zatürre oldum, soğukta zorlanıyordum; Sibel fırtına altında eczaneleri dolaşarak antibiyotik buldu, ıslak bir havluya sarıp iğne yaptı, çorbasını mırıldanarak bana verdi. dedi.

Sibel renkli bir ruj bulamadığını şikayet etti:
Burada istediğim ton yok, pembe mi, kırmızı mı, mor mu hiç uymuyor!
Mehmet çabucak yanıtladı:
Ne tutuyorsun? Çamaşır deterjanı mı aldın? Çantayı ver, ellerin buz gibi, eldiven tak, sıcak tutayım. Hadi evimize dönelim, akşam yemeği hazır. diyerek sevgiyle bağırdı.

Biz vedalaştık, Deniz hâlâ ellerini sallıyordu. Çift, cadde boyunca yürürken tek bir bütün gibi görünüyordu; sevgi, sabır ve ortak bir dünya örüyordu. Böyle bir sevgiye dokunmak bir sanat; katlanıyoruz, değil mi?

Rate article
Lifequest
Onsuz Yaşayamam: Hayatımın Anlamı