28Mayıs 2024
Bugün bir kez daha annemin, Özlem Yılmazın evinden çıkıp, bir zamanlar sevgiyle dolup taşan evimizin harabelerinde dolaşırken, içimdeki karmaşayı not almak zorunda hissediyorum. Özlem, doğumhanenin merdivenlerinde toplanan akrabaların fısıltıları arasında Veli neredeydi? Veli göremedim! Nereye kayboldu, nereye gitti diye sorulmadan edemiyordu. Veli, yani benim babam Mehmetin kısaltması, aslında bu evin babasıydı; ama burada Veli adı, annemin adının bir türevi gibi anlaşılıyor.
İnanılmaz bir şeydi ki, anne Özlem birden ortadan kaybolmuş, bebeğini bir zarf içinde tutmadan, çantasını kapamıştı. Kaçtı! Çıktı, lanet olası! diye bağırdı annem, benim damadım İbrahime ve küçük kızımıza, yani canım kızım Verene belgeleri ve kaçak bir mektubu teslim ederken. Mektupta, aynı kalıpla yazılmış bir Artık hazır değilim, beni aramayın. Çocuğumdan vazgeçmiyorum, nafaka ödeyeceğim, ama bu benim son görevim gibi cümleler vardı. Ne adres ne de bir açıklama, neden bir anda annemin bir zamanlar anne olma hayali kuran, sade bir ev kadını, bu kadar çabuk bir karar verdiği yoktu.
İbrahime Üzülme, aklına gelince her şey yoluna girecek, düşün, geri dönecek diyerek teselli etmeye çalıştım. Büyük kızım Selin Yıldız, bu sözleri söylemezdi; iç sesim ona Veli geri gelmeyecek diyordu. O, bir kez bir şeyi yapmaya karar verir, o işten geri dönmezdi. Bırakma, Selin diye annemin beni uyarmasını duyduğumda, Gelecek. Bir iki ay içinde annelik sevgisi aklına gelecek dedi.
Üç ay sonra boşanma belgeleri geldi. Mahkeme salonunda Özlem hiç görünmedi; çocuğun velayetini reddetti ve küçük Veren yalnızca babasıyla kaldı. Selin, bir yandan eski kayınpederinin evinde çocukla ilgilenmek, bir yandan İbrahimle görüşmek için sık sık gelmeye başladı. Çünkü onun da aynı şekilde, bir yıl sonra, oğlunun doğumundan bir yıl sonra, nişanlısı onu terk etmişti. Üç yaşına girince evlenmeyi planladıkları bir dönemeçti; ama Mert adlı nişanlısı, ona bir defa bile geri dönmedi. Sonunda mahkemede babalık davası kazanıldı, Selin nafaka alıyordu.
Ben, Kardeşimin kocası beni tek başına çocukla bırakır mı? diye korktum, İbrahimdeki küçük uyarı işaretlerini aradım ama hiç konuşamadım. Sonunda anladım ki, dikkat etmem gereken kişi başka biriydi; kardeşimin de fark etmediği bir şeydi. Annemin, Çocuğu zorla doğuracakmış gibi dediği şey yoktu; ben de istemiştim. İbrahim, beş yıl bekleyip biraz birikim yapıp iki odalı dairesini üç odalıya dönüştürmek isterken, Özlem onu acele ettiriyordu.
Sonuçta, Özlem Vereyi terk etti. O, savunmasız bir bebekti; annesiz, yalnız. Belki de ben de bir anne olduğum için ya da Verenin kan bağı nedeniyle, kız kardeşim Seline bakmaya başladım. İbrahim de birkaç kez Kızı al, annesine götür dedi, Gidin anneye sarılın diye. Bir de Gel evimize, Vere ile aynı odada kalabiliriz, sen kiracı alıp krediyi ödeyebilirsin dedi; annem bu öneriyi duyunca Kocanın eve gelmesi haram, utançlı bir şey dedi. Sonunda İbrahim, Seninle evlenmek istiyorum, senin çocuğunu da benim çocuğum gibi kabul ederim diyerek, Her şey dürüst olacak, ben senin kızını çocuğum gibi büyüteceğim, bana ne kalırsa öyle yap dedi.
Ben, Ben para kazanabilirim, ama bu bebek bezi, burun akıntısı, çorba gibi şeyleri nasıl yöneteceğimi bilmiyorum diye iç çektim. Selin ise, Seninle bir kreş öğretmeni olarak çalıştın, çok maaş almadın ama çocuklarla iyi idare ettin dedi. İbrahimin pratik önerisi Hayatına bir nebze pragmatik bak oldu. Düşündüm de, Belki de aşk, romanlarda gibi bir mucizeymiş gibi değil, sadece bir çocuğun mutluluğu diyerek.
Bu akşam, evimizin yeni bir köşesinde otururken, annenin o eski sözlerini hatırlıyorum: İhanet edenleri geri kabul etmeyeceğim. Şimdi ne de olsa bir aile olduk; ben ve İbrahim, üç çocuğumuzla aynı çatı altında yaşıyoruz. Çocuklar aynı odada, yetişkinler diğer odada. Biz de, bir çift olarak, kendi mutluluğumuzun hakkını arıyoruz. Özlemin aniden ortaya çıkışı bir yıldırım gibi çaktı; o kapıdan girerken bir kuryeyi bekliyordum, bir anda eski eşim beni sırtından tutup Hoş geldin! dedi. Ben ona Sevinmem mi? diye cevap verdim; o da öfkeli bir sesle Olmalıydı! dedi.
O an, Kızımla konuşmak, seninle bir aile olmak istiyorum diyerek, Yanlış bir şey yaptım, ama bir aile olarak düzeltiriz, değil mi? diye sordum. Hayır, ben yeni bir aile kurdum, ihanetleri geri kabul etmeyeceğim, dedi. Bu senin Selin için mi? diye sordu, Sizlerin arası hiç gerçek olmayacak, beni nasıl birine takas edersiniz? Selin ise duştan çıkıp, kapı aralığından bakınca çocukların odasındaki kapıyı gördü; içinde iki çocuk oturuyordu, birinin gözleri benim gibi parlıyordu. Özlem, çocuğa koştu, Vere, nasıl büyümüşsün! diyerek onu kollarına aldı. O anda, küçük Andi (Andrey) Beni bırakma! diye bağırdı, bir anda İbrahimin kolundan tutup Bırak beni, cadı! diye bağırdı.
Vere sadece çorap ve kısa bir eteğiyle ayakta duruyordu, acı bir çığlık atarak Özlemin saçını tutmaya çalıştı. Çocuk Andi, Büyük anneyi yak! diye bağırdı. Sonunda, Özlem çığlık attı, çocuğu yere bıraktı, yarasını tutmaya çalıştı. Selin, Yılan dedi, Kızım sen beni kendine düşman ettin, bunu asla affetmeyeceğim diyerek bağırdı.
Sonuçta, anneden vazgeçtiği için, Vere annesini hiç görmedi, anneyle iletiş kurmak istemedi; mahkeme de çocuğu bana vermedi. Annemin geri dönüş hamlesi de işe yaramadı. İbrahim ve Selin, annesiyle teması kesin olarak kesti ve başka bir şehre, örneğin İzmire taşındı, adresi vermediler. Şimdi yeni bir şehirde mutluyuz, üç çocuğumuz var ve sadece en yakın arkadaşlarımıza Vere, Ben bir cadının kızıyım ama annem iyi bir peri diyerek anlatıyor. Andi de şöyle diyor: Babam da bir büyücü gibi, bizi terk etti.
Hayatın bir peri masalı gibi mutlu sonla bitmesini umuyorum; sonunda iyi bir baba bulduk, bir aile kurduk ve çocuklarımızla huzurlu bir gelecek inşa ediyoruz.
Selin YılmazGelecek yıllarda, çocuklarımızın neşesiyle dolu evimizde, geçmişin gölgesi hiç tekrar üzerimizden kaybolmayacak.




