Ayşegül, 73 yaşında, Adananın Seyhan Nehri kıyısındaki çamurdan örülmüş bir kulübede tek başına yaşıyordu. Geceleri çatıdan gelen çekirge sesleri ve suyun hafif hışırtısı eşliğinde uyanır, sabahın erken saatlerinde biber ve domates ekinlerini sulardı; geride kalan birkaç tavuk da ona eşlik ederdi. Hayatı mütevazı ve yalnızdı, ama anıları onu ayakta tutuyordu.
Kocası Mehmet yıllar önce vefat etmişti; tek çocuğu Emir ise onun tek dünyasıydı. Emir, çocuklukta zeki ve çalışkan bir gençti; köyün gurur kaynağıydı. Üniversite bursuyla İstanbula gittiğinde herkes onun büyük işlere imza atacağını söylemişti. O kadar ileri gitti ki, birden kayboldu.
On yıl boyunca Ayşegül, sadece Noel gecelerinde tek bir telefon duyuyor, ara sıra gelen ve nadiren eline dokunduğu bir miktar TL alıyordu. Köydeki dedikodular da şöyleydi:
Emir şimdi bir iş adamıymış, duydun mu?
O, dergilerde çıkan devasa bir evde yaşıyor.
Yeni model arabalar alıyormuş, hayal bile edemezsin!
Ayşegül gülümser ve hep aynı cevabı verirdi:
O yeter bana. O iyi olsun.
Fakat her akşam, yağlı lambasını söndürmeden önce, sekiz yaşındayken çamur içinde gülümseyen eski fotoğrafını alınır, sevgiyle öpülürdü.
Bir gün hafif bir yağmur damlaları tarlayı ıslatırken, parlak siyah bir SUV, şehir ışıkları kadar ışıltılı, kulübenin önünde durdu. İçinden Emir indi; İtalyan takımı, bahçesindeki bütün bahçeyi kıskandıracak bir saat ve kusursuz taranmış saçları vardı. Ama gözleri gözleri sönük ve cansızdı.
Anne dedi titrek bir sesle, dizlerinin üzerine çökerek. Özür dilerim. Seni burada bırakmamalıydım. Seni yanımda, büyük evime getirmek istiyorum. Rahat bir yer dinlenmeyi hak ediyorsun.
Ayşegül gözyaşlarını tutamadı.
Ah, evlat ben senden hiç bir şey istemedim
İşte bu yüzden, anne diye devam etti, ellerini tutarak. Hemen gidelim, şimdi!
Emirin ısrarı karşısında Ayşegül üç kıyafet, eski fotoğraf ve kocası Mehmetin son mektuplarını sakladığı bir ahşap kutuyu alıp onay verdi.
İstanbula doğru yola çıktıkça, pencereden dışarı bakarken bir çocuğun gözleriyle izledi: ışıklar, devasa binalar, sürekli bir gürültü Dünya ona hiç olmadığı kadar yabancı geliyordu.
Emirin Nişantaşındaki evi bir lüks sarayı andırıyordu: sekiz kat, sonsuz pencereler ve bir müze gibi duran giriş holü. Ancak Ayşegülü en çok etkileyen şey, damadının karısı Nazlının soğuk bakışıydı.
Nazlı uzun boylu, şık, kusursuz bir makyajla; yüzünde ise hiçbir neşenin, hiçbir karşılamanın izi yoktu; sadece rahatsız edici bir hoşgörü vardı.
İlk akşam yemeği sessiz bir uçurum gibiydi. Nazlı neredeyse gözlerini telefonundan ayırmıyordu. Emir sözleşmelerden, müşterilerden ve seyahatlerden bahsediyordu; ama karısına bakınca susuyordu. Bir şey tuhaftı, bir gölge vardı.
Ayşegül mide bölgesinde bir düğüm hissetti. Bu, ona tanıdık gelen Emir değildi.
Yemek sonrası Emir, acil bir video görüşmesi yaparken, Nazlı aniden yanına geldi. Şıklığını bir panterin sessiz adımları gibi göstererek, Ayşegülün karşısına durdu.
Yemeğin sıcak ışıkları altında yüzü güzeldi, ama sesi
Affedersiniz, Hanımefendi diye, sahte bir gülümseme ile. Size bir şey sormak istiyorum.
Ayşegül naifçe gülümsedi.
Tabii, söyleyin.
Nazlı başını hafifçe yana çevirdi, sanki kusurlu bir ürün inceliyormuş gibi. Sonra nötr bir tonla devam etti:
Ayşegül göğsünde bir darbe hissetti.
Soruyu sormadı, bir hüküm verdi.
Emirin daha fazla masrafı kaldıramaz. Zaten yeterince var. Sadece kaç gün kalacağını öğrenmek istiyorum planlarımızı düzenlemek için.
Planlarımızı düzenlemek kelimesi zehir gibi düştü. Yaşlı bir annenin varlığı bir lojistik sorunmuş gibi
Bir engel gibi.
Ayşegül o anda korkunç bir gerçeği anladı:
O, bu evde davet edilmiyordu; sadece tolere ediliyordu. Neredeyse hiç.
Emir, tarlada çıplak ayak koşan çocuk, artık kontrol altında, baskı altında ve belki de manipülasyon içinde bir adamdı. Yemekte gözlerine bakarak gördü; o, annesini yanına almak istiyordu. Ama Nazlı bunu istemiyordu.
Ve o evde kimin kontrolü elinde olduğu çok açıktı.
O gece Ayşegül bir göz bile açamadı. Devasa odaları, parlak katları, modern sanat eserlerini, soğuk heykelleri dolaştı Hayat yoktu orada. Aşk yoktu.
Sadece görünüş, sadece hesaplar.
Her şey sessizliğe büründüğünde, eşyalarını topladı. Çocukkenki fotoğrafı bir kez daha eline aldı, hafifçe okşadı ve titrek bir kalemle şu satırları yazdı:
Teşekkür ederim, evlat. Bana hatırladığın için.
Evin güzel ama benim gibi yaşlı bir kadın için ev değil.
Özgür olduğum yere, kamyon çadırıma geri dönüyorum.
Orada hâlâ kim olduğumu biliyorum.
Kapıyı dikkatle açtı, sanki onu uyandırmaktan korkar gibi. Büyük evi bir kez daha gözden geçirdi ve dışarı çıktı.
Yalın ayak.
Yalnız.
Ama hiçbir mermerin veremediği bir huzurla.
Sabah olduğunda Emir notu buldu. İçinde bir şey kırıldı.
Dışarı koştu, çığlık attı ve annesini çocuğu gibi çağırdı.
Ama Ayşegül çoktan köyüne, özgür ve gururlu bir şekilde gidiyordu.
Hayatın en değerli hediyesi, maddi göstergeler değil, özgürce nefes alabilmek ve kendi köklerimizi unutmayıp yürümektir.




