Ah, sen de pek akılsızsın!

Bıktım, Mehmet. Böyle yaşamaya daha fazla dayanamayacağım, evet, boşanma davası açıyorum.

Sözler dudaklarından akıp giderken neredeyse sıradan bir şekilde çıkar. Elif bu akıcılığa kendisi bile şaşırır. Yıllarca birikmiş burukluk, uykusuz geceler, sabaha kadar onu beklemesi, mazeretler uydurmasıhepsi iki kısa cümlede sıkışmıştır.

Mehmet başını ona çevirir. Yüzünde bir şaşkınlık belirir.

Ciddi misin? Ne yüzünden?

Elif omzunu silker. Başkalarının parfümünün kokusundan, gözüktüğü gibi gömleğinde başka bir kadının izini bulduğumdan, tesadüfen gördüğüm mesajlardan, bana mobilya gibi davranıp bir kenara atılmasını istediği gibi hissettiğimden, iş yerindeki kadınlardan, üst katta oturan komşusundan, yıl dönümü için gittiğimiz kafedeki garsondan

Hepsinden, omzunu silkerek söyler. Yorgunum.

Boşanma süreci aylar sürecek, o kadar yorucu olur ki Elif bazen yemek yemeyi unutur. Mahkeme, evraklar, bitmek bilmeyen duruşmalar bir çamur gibi içinde boğulmuş bir kabusa dönüşür. Duruşma salonuna hamile kalmadan önce giydiği eski elbiseyle girer. Kumaş kalçalarında gerilir, arka fermuar tam kapanmaz, Elif tek kurtarıcı olarak, tüylerinden arınmış, kolu uzamış bir hırka takar.

Mehmet karşısında yeni bir takım elbise içinde oturur. Ceket tam oturur, kravat moda bir desenle süslenmiştir. Elif bu kravatı incelerken, en son ne zaman bir şey almış olduğunu hatırlamaya çalışır. Dün, Arda için kışlık bot alabilmek için beş yüz lira bulmuştur; satıcı komşu bir semtte, kalabalık otobüsle gidip gelmiştir. Oğlunun pantolon, ceket ve şapka ihtiyacı olduğunu düşünür, yazlık kıyafetler de eksiktir.

Avukat masaya bir rapor koyar.

Banka dökümüne göre, avukatın sesi soğuk ve resmi, davalı son on sekiz ay içinde restoran ve eğlence mekanlarına aile bütçesinin tamamına eşdeğer harcama yapmıştır.

Elif rakamları izler, bir bütün halinde anlamlandıramaz. Restoranlar, eğlence yerleri. Ayrı bir satırda çiçekçi, ama ona hiç çiçek vermediği bellidir. Kuyumcuküpe, kolye, yüzüktüm bunlar ona göre değildir.

Bu arada Elif, Ardaya bir muz alıp almayacağını merak eder. Bir demet yerine tek muz, çünkü demet lüks olur. Elma dilimlerini ince ince keser, birkaç gün dayanması için. Süt pahalı olduğundan suyla lapasını pişirir, şekersiz çay içer, kendine bu şekilde şeklinin daha iyi olacağını söyler.

Mehmet boğazını temizler, kravatını düzeltir.

Bunlar benim akrabalarımın parası. Ben kazandım.

Duruşma sonrası Mehmet onu otoparkta yakalar, dirseğini tutar, ona döner.

Bir şey kazanacak mısın? sesi zehir gibi akar. Ardayı alacağım. Duydun mu? Alacağım.

Elif sessizce ona bakar. Beş yıl birlikte yaşadığı adam, ona bir oğul doğuran adam. Doğum iznine ayrıldığı, işi, mesleği, kendisini kaybettiği adam.

Sen beceriksizsin, alaycı bir sesle devam eder. Hiçbir şey yapamazsın. Ne verebilirsin? Yoksulluk mu? Onu bir adam yaparım, dağıtmak yerine. Nafaka bana ödeyeceksin, tersine değil!

Beceriksiz kelimesini daha önce de söylemişti.

Beceriksizsin, basit şeyleri anlamıyorsun.
Beceriksizsin, yine unuttun.
Beceriksizsin, senden ne alacağız?

Elif bunu kabullenir, çünkü sever, çünkü aile, çünkü böyle olması gerekir.

Eski eşi aramaya devam eder. Oğlunu ona ver, etkisini sürmez, nafakayı boşa harcamasın diye baskı yapar.

Bir ara Elif dayanamaz.

Tamam, der. Al.

Ses hatırı sayılır bir sessizliğe bürünür.

Ne?
Şöyle dedim, tamam. Yarın Ardayı getiriyorum.

Ve getirir.

Arda, Mehmetin evinin koridorunda küçük bir çocuk, dinozor şekilli sırt çantası ve içinde sevdiği pijama, uzay kitabı, bir kulağı eksik peluş tavşanla gelir. Mehmet çocuğa bakar, sanki havadan bir şey beliriyor gibi.

İşte bu, Elif çantayı yere koyar. Büyüt.

Anne? Ardanın sesi titrer.

Elif çocuğun önüne oturur, sıkıca sarılır, başına çocuğun şampuan kokusunu ve güneşi çeker.

Babanla biraz kal, tamam mı? Bu bir macera gibi. Ben de her gün ararım, özlerim.

Ardından döner, köşeye girer, duvara yaslanır, ellerini yüze bastırır. Tanrım, ne yapıyor? Ama Mehmetin telefonları, ses tonları, eleştirileri onu yıpratmıştır.

Mehmet bir saat sonra arar.

Elif, … tereddüt eder. Ardayı kreşe ne zaman bırakacağız? Yarın mi?

Kreşe mi? Elif göz kırpar. Mehmet, her hafta içi sabah sekizde gidiyor. Bilmiyor mu?

Neden tamam, hallederim.

Mehmet çözemez. O akşam Ardayı Valide Hanımefendiye bırakır, bir iki saat, işlerimi hallederim der ve kaybolur.

Dördüncü gün, eski kayınvalidenin numarası ekranda belirir, kızgın bir gülümseme atar, ardından konuşur.

Vicdanın kayboldu mu? Çocuğu bıraktın, eğlenmeye mi gittin? Ben ona bakıyorum, altmış yaşındayım, tansiyonum var!

Çocuğu sana götürmedim, Elif sakin, neredeyse nazik bir sesle. Babasına götürdüm. O da bir erkek yetiştirecek diye söz verdi, dava çıkaracağını tehdit etti.

O çalışıyor! Zamanı yok!

Benim de zamanım var! Ben de çalışıyorum, her gün tek başıma ayakta kalıyorum.

Ama o

Valide Hanımefendi, Elif keser, çocuğu Mehmetin isteği üzerine ona teslim ettim. Bıraksın, söz verdiği gibi yetiştirsin. Yardımcı olamam.

Ses bir an için kesilir, ardından kısa bir zil sesi duyulur.

İki gün sonra Valide Hanımefendi tekrar arar.

Gel, Ardayı al. Dayanamıyorum.

Elif akşam gelir. Arda kapıdan atlayarak koşar, ayaklarını tutar, yüzünü karnına yapıştırır.

Anne, anne, anne

Bu sözcükleri bir mantra gibi tekrarlar, Elif de başını okşar.

Yeter artık, macera bitti. Eve gidiyoruz.

Valide Hanımefendi kapıda durur, kollarını çaprazlar. Gözlerinde bir hayal kırıklığı parıldar; pişmanlık değil, sadece planının yürümediği için bir sıkıntı. Gelin düşündüklerinden daha zeki çıkmıştır.

Mehmet ortadan kaybolur. Ne arar, ne yazar, ne de bir kez daha kapıya gelip tehdit edip bağırır. Sadece yok olur. Ailesi de torununu görmez; birkaç yıl içinde bir kez ziyarete gelirler. O zaman Arda on yaşına gelir, ikinci sınıfa girer, yüzme öğrenir, LEGO setleri toplar.

Bir gün kapıyı açar ve yabancı insanlara bakar.

Kiminiz var? sorar.

Arda! Valide Hanımefendi ellerini savurur. Biz buradayız! Anneanne, dede!

Arda kaşlarını çatar, arkasına döner:

Anne, burada tanımadığım insanlar var.

Konuşma kısa ve tatsız olur. Valide Hanımefendi torununun tanımadığı, selam vermediği için öfkelenir. Nikolâz İvanoviç başını sallar, modern ebeveynliği eleştirir.

Giderler, ardında çocuk kötü ve terbiyesiz, annesi gibi beceriksiz sözlerini bırakırlar. Elif kapıyı kapatıp gülümser. Ne beklemişlerdi ki?

Zaman çabuk geçer. Arda on bir yaşına gelir, babasının yüz hatlarını taşıyan bir çene, annesinin inatçı bakışını miras alır. Babasını sormaz; belki bir gün sorar, Elif dürüstçe, süslemeden cevap verir. Şimdilik ikisi de birlikte ayakta durur.

Geçmiş, bir gün arkadaşları Şebnemin gözyaşlarıyla mutfakta belirir; gözyaşları makyajı dağıtır.

O, Sebahı almak istiyor, ağlayan Şebnem söyler. Avukat tutacak, belgeler toplayacak ne yapacağımı bilmiyorum!

Elif çay ikram eder, şekerlik yaklaştırır.

Şebnem, gülümseyerek söyler, bir tavsiye ister misin?

Her şeyi, lütfen. Delirmiş gibi hissediyorum.

Çocuğu kendin ona ver. Şebnem bir an donar.

Ne?

Eşyaları topla, Sebahı babasına götür. Büyüt de. Üç gün… belki daha az. Sorun çözülür.

Ciddi misin?

Kesinlikle. Ben de deneyimle gördüm.

Şebnem şaşkın, ama bir umut ışığı görür.

Peki ya sonra?

Sonra? Elif çayını içer, sırtını sandalyeye yaslar. Sonra normal bir hayat yaşarsın. Seni sadece sosyal medyada aile etiketiyle gösteren insanlardan uzak.

Mehmet ve onun ailesi artık geçmişte kalır. Elif dersini almıştır; yüksek notla.

Rate article
Lifequest
Ah, sen de pek akılsızsın!