Genç Bir Kadın

Genç bir kadın, kucağında bir kız çocuğu tutarak otobüsten indi ve yol gösteren tabelaya baktı. Büyükçayır yazıyordu, köy adı buydu.

Hayriye! diye gözyaşları içinde yanına koştu yaşlı bir teyze. Beyaz bir başörtüsü içinde, Bana Kübrayı ver, evlat dedi.

Köyün meraklı sakinleri yabancı bir anne ve çocuğu incelerken, Ayşe Hacıoğlu ve Hayriye, çocuğu ve bir bavulu alıp aceleyle evlerine yöneldiler. Kapıyı kilitlediklerinde içeri koştu.

Hayriye!

İçeri giren genç kız, masada oturmuş Kübrayı sararak ağlamaya başladı. Hayriyenin gözlerinden damlayan gözyaşları hiç dinmedi.

Ben kocamdan kaçtım, anne! dedi kız.

Nasıl yani? diye sordu Ayşe.

Bir türlü dayanamadım. Sürekli hakaret eder, kafir sözler söyler, beni cezbetmeye çalışır. Çocuk bile bana bir bakmaz, yalnız bırakır Çok yoruldum. diye yanıtladı Hayriye.

Ayşe, sessizce torununa bakıp kaşlarını çattı:

Üç sene evli kalabildiniz, hâlâ harabe olmuş evlilik, ne zaman böyle bir ahlak olur?

Hayriye gözyaşlarını kurdurup, başını kaldırarak teyzesine baktı.

Anne Eğer beni anlamazsan, gidip gideceğim. Ben annemi terk ettim, o da beni dinlemedi, hep bağırdı. Sabret, kötü bir adam bulmazsın dedi. Peki, bana dayatan bu hayatı nasıl sürdürürüm? diye sızlandı.

Ayşe hâlâ kaşlarını çattı, ama torununu kucaklayıp saçlarını okşadı:

Kal, hiç kaçma. Bir söz söylemeyeceğim. Tek kalan şey bir yuva, burada benim evim kalacak. Canım kızım, güzelim

***

Hayriye, şehirli bir gençti, köyünden uzak bir yaşam sürmeyi unuttu. Başlarda köylüler, Hayriyenin bir eşkasa evlenmiş olduğuna dair dedikodular yürütürken, o da bir kez daha kaçtı; bir bavul ve Kübrayla annesinin köyüne saklanmak için gitti. Kendine hâlâ çalışacak bir iş buldu; postacı olarak mahalleye dağıtım yaptı ve köylülerin hoşuna giden bir karakter sergiledi.

Köyde Gülbahar ailesi çok nazik, dilediğin her şeyde yardımcı olurlar. Canaydı, dedi köylüler.

Kübra, diye seslendi Hayriye, bahçede oturmuş kızına çilekleri gösterirken, korkma küçük, toplayıp yiyebilirsin. Bu kırmızı, bu sarı çilek; bu da kara mürver. Kızcık elbisesi içinde çalılıkların yanına yürürken meyvelere dokunuyordu.

Çitin yanında bir çalılık hışırtı yaptı ve siyah-beyaz benekli sevimli bir köpek çıktı; bir kulak kaldırıp anne ve kızı izledi, havladı.

Köpekçik, dedi Hayriye gülümseyerek.

Bir kez daha çalılar hışırtı yaptı ve kıvırcık saçlı bir delikanlı ortaya çıktı. Kübra ona hayretle baktı.

Paşa! diye bir ses duyuldu; yaşlı bir dede çitin yanına geldi, İyi günler, dedi.

Hayriye de Günaydın dedi.

Kıvırcık delikanlı Paşâ, cesaretini topladı, çitin yanına yaklaşıp Kübrayı tutup ona baktı; yaşı Kübradan birkaç yaş büyükti.

Hayriye gülümseyerek çocuğu çağırdı:

Gel buraya, çocuk. Buralarda çilek var. Ve Kübra, sen de onunla oyun oynayacaksın.

Paşânın babası, güleryüzlü dede, çitin yanına yaslanıp Hayriyeye konuştu:

Bizde Kübra yokmuş. Paşâ evde arkadaş bulamıyor, bahçede dolaşıyor. Neyse ki bizim bir köpeğimiz, Şirin var.

Hayriye sevindi:

Kübra sıkılıyor, Paşâ gel bizim bahçeye!

Paşâ ikinci defa sorulunca çitleri hızla itip bir delikten atladı, köpeği de peşinden gitti. Çocuklar hemen arkadaş oldular, neşeleri akşam karanlığına kadar sürdü.

***

Paşânın babası, sessiz bir adam olan Mehmet, haftasonları köye gelir, Hayriyeye meraklı bakışlar atar, bir daha gözlerini ondan ayırmazdı. Her hafta çiçekler, hediyeler getirir, yalnız anneye ilgi gösterir, kendine ait bir Anadol arabasıyla nehre götürürdü.

Ayşe teyze onayıyla:

Hayriye, güzel bir delikanlı. Kadını terk etmiş, karısı kötü bir kadın; o da çocuğu almış, Paşâyı tek başına büyütmüş. Çalışkan, içki içmez, gözümün önünde büyüdü. Şu şehirde yaşıyor, işi ve evi orada.

Hayriye, bu adamı beğenmişti ama korkmuştu: Ya eski kocam beni bulur? diye düşündü; resmi kayıtlarda hâlâ kocası olarak görünüyorlardı.

Mehmet, Bekleyeceğim, dedi. Ne kadar istersen beklerim, bir gün gelip seni şehre götürürüm.

Nasıl ben? diye sordu Hayriye.

Cebim doluyor, bir akşam yarın gideceğim, dedi Mehmet gözlerine bakarak. Paşâya bak. Benim babam artık yaşlanıyor, çocuğa bakamaz. Şehre götürmek zor, eski eşim hala etrafta takılır, dava açar

Hayriye gülümseyerek Merak etme, bakarım, dedi. Git rahat, endişelenme.

Yıllar yavaşça geçti; Ayşe teyze öldü, Hayriye ona bakıp kaşıklı yemek verir, Kübra okula gitti. Eski kocadan haber gelmedi, Hayriye yeni hayatına alıştı. Paşâ bir yaramaz çocuktan okula kaçan bir genç oldu; babası hastalandı, evden çıkmaz oldu.

Hayriye iki ev arasında koşar, yaşlıları bakar, haftasonları Mehmet gelir, nadir ziyaretleriyle sevinç getirir, arabasını kendi yetiştirdiği sebzelerle doldururdu.

Yıllar sonra, Hayriye, teyzesinin son yolculuğunu yönetti ve özgür bir kuş gibi yaşadı.

Kübra ergenliğe geldiğinde, annesine karşı hırçın davranır, Hayriye yastığa ağlardı. Paşâ ise artık itaat etmiyor, Hayriyenin sesi bağırıyor, dedesi ise sandalyede gazeteyle oturmuş, yanına Zahide teyze oturur, ona kahvaltı yapar, Hayriyeye soğuk bakar, bazen evine girmesine izin vermezdi.

Mehmetin işleri zorlaşmış, arabasını nadiren getirir, bir ayda bir gelir, hediyesiz, daha fazla yüzleşmez, Ben çalışıyorum, krediyi tek başıma çekiyorum, maaşımın tamamını ona veriyorum. Çocuğa pantolon alacak param yok derdi.

Hayriye sevgilisinin sözlerini anlar ve şöyle derdi:

Anlıyorum, Mehmet, kendine iyi bak, iyi beslen, havaya göre giy; biz burada bir şeyler buluruz. Mehmet bu sözlerden güç alıp mutlu bir şekilde giderdi.

***

Kübra! diye bağırdı Hayriye bahçede. Gel buraya, seni azarlıyorum!

Kime? diye kız seslenip verandada tembelce durdu.

Hayriye, kümesin yönüne işaret ederek:

Ne oluyor, Kübra? Ben işe gittim, işte ne oldu?

Köpek hâlâ aynı, tavuğu kemiriyor, hiçbir şey yok, dedi Kübra.

Sen de göremiyorum, Kübra? Çocukların bakımı kim yapacak? Düşün!

Kız dudaklarını şişirerek yaklaştı ve iç çekti:

Nasıl bilebilirim anne? Ders çalışmam lazım.

Kışın ne yiyecek bulacağız? Çiftlikteki tavuklar yok, yiyecek kalmadı.

Sen kapanı kapatmadın mı? diye bağırdı Hayriye.

Ben ne biliyorum? Kübra gözlerini devirdi, eve koştu, Hayriye ağladı.

Bahçede değişik bir dağınıklık vardı; bütün sebze yatakları ezilmiş, çit kırılmış ve çitin bir kısmı eğilmişti.

Paşâ! Konuşmak istiyorum, diye çitin üzerinden atladı Hayriye. Paşâ yüksek bir delik üzerinden, yanındaki arkadaşıyla birlikte oradaydı. Çitin yanında köpek kulübesine bakıp içeri baktı.

Şu köpek Şirinin yüzü toz içinde, doydu mu? dedi Hayriye.

Ne diyorsun, teyze? Köpek mi? Şirin mi? diye Paşâ küçümseyerek yanıtladı. İkisi birlikte güldü.

Paşâ, köpeğin çitimizi devirdi, diye haykırdı Hayriye.

Şirin değil bu, bizim tavuklar çitle karşılaşmaz, ona dokunmadı, dedi Paşâ.

Hayriye şaşkın bakışlarıyla çocuklara döndü: Bu küçük kıvırcık çocuk nasıl bu kadar soğuk bir genç oldu?

Ara sıra annesiyle telefon konuşur, Anneciğim, bir şey söyle, çok meşgulüm, derdi; anne yalnız bir yabancı gibi yanıt verirdi. Kendi yeni ailenle mi, kayınpederinle mi meşgulsün? Benim çocuğum sana yabancı değil!

Hayriye bu sözleri duyunca ağlamaya başladı, Yaşlandığımda bana bakacak kimse kalmaz, yabancı çocuklar beni ister mi? diye sızlandı.

Bir gün, tüm tasarruflarını bir kenara koyup otobüse bindi, şehre gitmek için bir sürpriz hazırlamak istedi. Tren istasyonundan köyün Gürsoy ailesine yürüdü, kapıyı çaldı. Karşısında genç bir kadın, Biz Gürsoylar, ben de Şevketin eşi dedi.

Siz kimsiniz? diye Hayriye şaşırdı.

Şevket’in karısı, dedi kadın alaycı bir gülümsemeyle. Hayriye hemen kaçmak istedi.

Mehmet, hafta sonu köye gelmişti, hiçbir şey olmamış gibi Hayriyeye yaklaştı, Ne yapıyorsun? Ben Şevketle yaşıyorum, ne yapayım, bana bir şey söyle. dedi. Hayriye, Seninle ne yapacağım? diye ağlamaya başladı, boğazı takıldı.

Mehmet, Hayriye, şu işten vazgeç, dedi. Ben eski eşimin oyunlarına dayanamadım, artık beni rahat bırak.

Hayriye, Bak, ben zaten yalnız bir kadınım, seninle bir şey kalmadı, diye bağırdı. Mehmet öfkeyle çaldı.

Komşularla ilişkiler bozuldu. Paşânın babası, sesini kısarak Hayriyeye konuştu; Ben artık eskisi gibi değilim, dedi. Zahide teyze torunlarını getiriyor, bahçeme koşuyor, sebzelerimi yiyip bitiriyor.

Hayriye, Kübra, başını soğuk bir şal ile sarmala, diye bağırdı. Başım ağrıyor, müziği kıs. Kübra yanıtladı: Senin başın hep ağrıyor, ilaç al.

Kübra, çilek toplamalıyız. Komşu çocukları bizim çilekleri alacak, dedi Hayriye. Sen topla, ben reçel yapmam, dedi Kübra.

Hayriyenin içi bir yerden kırıldı; uzun uzun pencereye baktı, sessizce oturdu. Çit yıkılan bir köy çocuğu gibi tekrar onarmaya çalıştı; bir gün çiti kaldırdı, bir gün yeniden düşürdü, tekrar onardı.

Mehmet artık köye gelmiyordu. Paşâ büyüdü, okulu bitirdi. Mehmet olmadan Hayriye daha huzurlu yaşadı; bahçeyi ekmek zorunda değildi, yazı sıkmak gibi bir erkeği de beklemek zorunda kalmadı.

Hayriye depresyondan çıkarken, Kübra birden sessizleşti, annesine yaklaşıp sarıldı; kızını tanımak zor oluyordu. Bir ay kala, Kübra uyanınca annesine yaklaştı:

Anne, bir şey söyle, sabahları mide bulantısı var, bir şeyler yemek beni rahatsız ediyor, ruh hâlâ değişiyor.

Hayriye, Doktora gitmen lazım. Hamile değilsin, dedi, kızının yüzüne baktı. Kübra Hamile gibi hissediyorum, dedi. Hayriye şaşkınlıkla Nasıl? dedi; Erkek yok ki!

Klinikten çıktıklarında, Babası kim? sorusuyla karşılaştılar. Kübra Paşâ, dedi. Ben bile tahmin edemezdim.

Hayriye gözyaşlarını kuruttı, çit üzerinden Gürsoy komşularının evine yöneldi. Kapı açılmadı, sadece Zahide teyze bir yumruk gösterdi. Hayriye çitin deliğinden içeri girdi.

Paşâ! diye bağırdı. Paşâ bir arkadaşının yanında bahçede duruyordu, Teyzem çok çabuk çit atlıyor, dedi. Paşâ, seninle konuşmam lazım. Arkadaşını gönder, gel bizimle. Dede çit yanına koştu.

İkiye bir daha gitmezsin! diye bağırdı Hayriye. Dede şaşkın Sen de mi? dedi.

Hayriye, Ne yapıyorsun? diye bağırdı. Dede, Seninle bir şey yapamazsam, seni buradan atarım, dedi. Hayriye, Gururla büyüyen bir çocuğun kalbini kırma, dedi, sonra çitten dışarı çıktı.

***

Gurur dolu bir rüya içinde, Hayriye geri döndü, yanında dikkat çeken bir adamla. Kübra kitabını bıraktı ve kapıyı açtı.

Kübra, bu senin baban, dedi adam. Baba? Nereden buldun onu?

Kübra gözleri kocaman açıldı, adam da kızına bakıyordu. Ben senin çocuğunu çaldım, seni yargılamam gerek, dedi. Hayriye Hayat bana zaten ceza verdi, Levent, diyerek omuz silkti.

Köy Büyükçayır bir anda Hayriyenin eşkası hakkında konuştu. Gerçekten de bir eşkâs gibi davranıyordu; dev bir köpek getirdi, komşunun Şirini korkuttu.

Bunu gördüm, pencereden izledim! diye komşu Dede Çetin bağırdı. Delil yok, kamera yok, dedi diğer komşular. Şirin kulübeye saklandı, kulakları kırıldı, ama en kötü şey, köpeğin ruhsal travmasıydı; kulübeye çekilip çıkmak istemedi.

Dede Çetin, Paşâ okuldan dönmedi, diye bağırdı, polis çağırdı, Paşâ bir arabadan inerek şokla geldi. Kız, beyaz bir elbise içinde, Paşâ, anasını salla, dedi. Dedeyle birlikte şehirdeki bir restorana gideceğiz, dedi.

Hayriye, Sen burada ne söylemiştin? Kübrayı istemediğini! dedi. Paşâ babasına baktı, Böyle demedim! diye bağırdı. Hayriye Burası benim bölge, Gürsoylar gelsin! diye bağırdı. Şirin köpek bağırdı, Dede Çetin çit içine atladı, orada takılı kaldı ve çığlık attı.

Paşâ, restoranda otururken testere gibi sorulara cevap veriyordu. Levent İbrahim, Kübranın babası, sandalyesLevent, son bir nefesle durumu kabullenip gözlerini kapattı ve yalnızca hafifçe esen rüzgarın fısıltısı köyün sessizliğine karıştı.

Rate article
Lifequest
Genç Bir Kadın