Etrafınızı Gözlemleyin!

Eskiden bir zamanlar, eşim Meryem iş seyahetine çıkmış, kızı Elif ise anneannesine gitmişti; ben ise yalnız kalmıştım. Nasıl bir tuhaflık, hatırladıkça gülümsetir içimi.

Meryem pek seyahat etmezdi, fakat bir gün iş arkadaşı hastalanınca, şirketindeki önemli bir sözleşmenin imzalanması için onu götürmek zorunda kaldı. Veli olarak ben iş dünyasında yeni değildim; bir yılı aşkın süredir bu işe yabancı değilim. Meryemi gara bıraktıktan sonra eve döndüm.

Yolda birden aklıma geldi ki akşam yemeği hâlâ eksikti; Meryem gitmişti, o yüzden kendimin halletmesi gerekiyordu. Babanın evine düşünebilirdim, ama o zaman Elif eve koşar, dersleri, koşuşturması ve annesiz evdeki çılgınlıklarıyla beni dinlendirmezdi. Biraz da iş yerinde önceden artan yoğunlukla başa çıkmak istiyordum.

İlk başta yemek siparişi vermeyi düşünmüş, sonra yine de Migrosa yöneldim. Market kalabalığına pek aldırmazdım; kalabalık beni çilek gibi kızdırırdı. Sepetler dolup taşar, kasaya doğru acele eden kalabalık bir nehir gibi akardı. Ben, yarı dolu bir sepetle, iki kutu güzel koyu bir birayle sıraya girdim.

Akşamın sessizliğinde tembel bir rahatlama beklerdim, ama karşımda eski, ince yapılı bir teyze belirdi; koyu bir palto ve turuncu bir eşarp takmış, sürekli başını düzeltmeye çalışıyordu.

Sıra geldi, kasiyerce ekmek, bir paket şeker, eritilmiş kaşar, iki paket pirinç ve benzeri şeyleri bir araya koydu. Teyze tepsinin üzerine parayı koydu, kasiyer ise yorgun bir ifadeyle saymaya başladı.

Yirmi lira eksik! dedi sonunda.

Teyzenin elleri çabuk çantalarına uzandı, endişeyle mırıldandı:
Biraz sonra bulurum

Lütfen çabuk olun, sırayı uzatıyorsunuz, diyerek sesini yükseltti.

Kasiyer omurgasını hafifçe kırarak, alaycı bir bakışla teyzenin üzerine baktı. Ben sabırsızlığını çekemedim, eksik tutarı bağırarak kasiyere fırlattım:

Hadi bitirelim işimizi, sonunda ne der?

Sanırım mesele kapanmıştı; o an yaşlı teyze alışverişini toplayıp dönmeye hazırlanırken bana döndü:

Teşekkür ederim evlat, ama benim de bir şeyim var

Kasiyer yüksek sesle:

Lütfen geçin, kadın!

Teyze, aşağı basık bir zeminde ayaklarını sürüklerken mahcup bir hâlde çıkışa yöneldi. Ben ise onun hâline acıdım: İnsanlar ne zaman şefkat göstermez, ne zaman merhamet eksik kalır? diye düşündüm ve içim bir nebze burkuldu.

Nihayet o kalabalıktan kurtulunca, kapının önünde yine aynı yaşlı kadın beni bekliyordu; gülümseyerek uzandı:

İşte buldum, cüzdanda bozuk para vardı. Al, al. dedi, ufak tefek bozuk paraları uzattı.

Suçluluk damlamasını hissettim ve aceleyle yanıtladım:

Ah, lütfen! Bu kadar ufak bir şey, gerçekten yok. Özür dilerim, sabırsızlığım yüzünden yoruldum.

O an otomatik olarak, 70lerin bir zamanından kalma eski bir çantalı elini aldım.

Eve kadar mı? Arabayla götereyim mi? diye sordum, hatamı telafi etmeye çalışarak.

Hayır, burada, köşede oturuyorum. Yürürüm, evlat.

Yine de onu arabaya bindirdim; yürümek mi, parkta arabaya binmek mi, yolun sıkışıklığı mı? O da tartışmadan yolculuğa çıkmak istedi.

Yolda sohbet ettik:

Tek başınıza mı yaşıyorsunuz? Yardımcınız var mı? diye sordum, yanımda adım adım yürürken.

Ben yalnızım. Tek başıma kaldım, dedi titrek bir sesle. Bir oğlum vardı, senin gibi akıllı, yardımsever bir delikanlı. O, burada bir tamirhanede çalışıyordu, elleri altın gibi. Beşinci sınıftan beri onu büyüttüm; babam öldükten sonra ona bakmaya çalıştım.

Bir an suskunlaştı, sanki söylemek zor geliyordu. Ben ise bir an için tanıdık bir ses duyuyormuş gibi hissettim; geçmişte duyduğum bir melodi gibi.

Geçen yıl, benim yeğenim Serkan, askerlikte şehit düştü. O gün sadece iki kişi hayatta kaldı, hâlâ kömür gibi, diye devam etti.

Ben de birden aklıma sergi bir hatıra geldi: Serkan adını hatırladım, aynı zamanda sınıf arkadaşı Serkan Çakırdı! O da çoktan vefat etmişti, ama onun adı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.

Nadiye Hanım! diye bağırdım yüksek sesle.

Evet, ben Nadiye, evlat. Sen nasıl bildin? diye sordu.

Açıklamaya zorlandım: onun kızı, benim eski sınıf arkadaşımın oğlu, tamircimiz, cenazeye gitmişti. Nadiye, gözyaşlarını tutamadan, Kalp hastalığı yüzünden hastaneye yatırıldım, ölümü düşündüm, dayanamadım, dedi.

Haydi eve vardık, ikinci kata çıktık ve Nadiye Hanım beni evine davet etti.

Haydi, çay içelim, acele etme, dedi.

Ben çay masasına oturdum, elime bir tepsi koydum, bir yandan da elindeki yiyecekleri ona bırakması için söyledim; itiraz etmeye hakkı yoktu. Masada sadece salam, tereyağı, bir kavanoz sardalya, bir paket bisküvi, muz ve elma suyu vardı. Bu benim ilk, ama son olmayan yardımım oldu. Nadiye Hanımın evini sık sık ziyaret ettim, bir şey tamir etmesi, bir çeki düzenlemesi gerekirse bana haber verir, ben de koşar giderim.

Bir akşam çay içerken, Nadiye Hanım geçmişini anlattı:

Ben 1938de dünyaya geldim. Küçük bir erkek kardeşim vardı. Babam cephede, annem tek başına bizi büyütürdü; bir gün vefat etti.

Bir kamyonla insanları topladık, annemizi de alıp götürdüler, ben de çığlık çığlığa peşinden koştum; küçükken ne anladım ki?

Çocuk yuvasına gittik, sonra amcam ve teyzem bizi buraya, bu şehre getirdi. Babam bir daha dönmedi; burada büyüdüm, evlendim.

Peki, aileniz nerede? dedim.

Kimse kalmadı; önce eşim hastalandı, ardından kızımız ve damadım Onlar denizde tatil yaparken bir fırtına çıktı; kızım Maria boğulmaya başladı, damadım onu kurtarmaya çalıştı ama dalgalar onları kıyıdan alıp götürdü. Her ikisi de geri getirilemedi.

Kardeşiniz nerede? sordum.

Uzun zaman önce yurt dışına gitti; bana para gönderiyor ama kart numarasını hatırlamıyorum, kaybetmekten korkuyorum.

Bir an telefon numarasını bulmak için eski bir çekmeceyi karıştırdı, bir not defterine Aleksandr adıyla bir numara yazılmıştı. Hemen aradım, neşeli bir ses karşımda:

Aleksandr Bey? Günaydın. Ben burada Nadiye Hanımla konuşuyordum, ben Serkanın sınıf arkadaşıyım.

Telefonu kardeşine uzattı; Nadiye Hanım gözlerinden yaşlar akıttı ama sevinçle konuştu:

O, yakında gelecek! Tanıştırdığınız için çok teşekkür ederim, Veli. Kaç yıldır kardeşimle konuşamamıştım, telefonları tutmak benim için zor.

Bu sahne, benim için yabancı bir hayatın kapılarını aralıyordu. Bu incecik kadın ne kadar acı çekmiş, kader ona bu kadar mı eziyor? diye düşündüm.

O günden sonra Nadiye Hanımı daha sık ziyaret ettim; ona bir Samsung telefon aldım, numaramı ve kardeşinin numarasını kaydettim, bakiye doldurmasını öğrettim. Kasa görevlilerinin sabırsız bakışlarından kaçınmak için, onun bozuk paralarını sayarken teşekkür eder, torununa yumuşak bir bere ve eldiven bağlar, içi sevinçle dolu kalırdı.

Meryem, bana şefkatli olduğum için övgüler yağdırdı, Nadiye Hanımı birkaç kez öğle yemeklerine davet etti. Ben ona arabayla götürdüm; yaşlı kadın başta çekingen olurken, kısa sürede Meryemin sıcak gülüşüyle dost oldu. Birkaç yıl sonra, Nadiye Hanım iki yıl önce hayata veda etti; bu anı, yalnız kalanların hatırası olarak kalbimde yer edindi.

Her adımımda, Nadiye Hanımdan bir dua duyar gibi oldum:

Tanrı seni korusun, canım evlat. Her şeyin için teşekkür ederim.

Bu anı, yalnız yaşayan insanlara bir el uzatmanın, bir çay ikramının, bir telefon bağlamanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor. Bazen etrafımıza bakmak, birinin ihtiyacı olduğunu fark etmemize yetiyor.

İşte, bu eski günlerin hatırası, Nadiye Hanım ve benzeri yalnız kalmış kalplere bir ışık olsun.

Rate article
Lifequest
Etrafınızı Gözlemleyin!