17 Aralık 2025
Bugün evdeki atmosfer bir kez daha içimi daraltıyor. Ayşe Amca, bir hafta önce doğudan Antalyaya gelmişti; onun ince elleri yağlı boya lekeli, gözleri ise zamanın kırıntılarıyla dolu. Kapı paslanmış menteşelerinden çınlıyor, sanki gece yarısı bir köpek ısırıyormuş gibi uyanıma bile sebep oluyor. Bana Murat, kapıyı yağlayabilir misin? diye sordu; ben de koltuğa uzanıp telefonumun karanlık ekranına bakarak Haş gibi bir ses çıkardım. O ses, evet, bakarım ve bırak beni rahat bırak arasındaki ince bir çizgiydi, ama Ayşe Amcayı duymuş olduğumu anladı ve odasına geri çekildi.
Mutfakta çatalı silen Elif aniden dondu. Evimiz zaten bir türlü hoş karşılamaya layık değildi; bu hafta annesinin ziyareti, sanki cam bir duvarı çürütür gibi içeriye sessiz bir gerilim soktu. Elif, Kapı çınlıyor, uykumu bölüyor, ben de seninle konuşmak istiyordum ama unuttum diye nazikçe hatırlattı. Ben ise bir kahkaha taklidiyle, Söylemek ne ister ki? O da bir spa gibi buraya mı yerleşti, yağ sürüp kuralları mı koyacak? diye cevap verdim. Kelimelerim, ayak ucunda yürümek gibi hafifçe ama keskin bir iğne gibi çakıyordu.
Ayşe Amca, evdeki en sessiz fare gibi sadece yemek yerken ya da hastaneye yürürken odadan çıkıyordu. Bir şeyler söylemekten çekiniyor gibiydi; Bu haftada bir kez bana gelerek bir test yaptırmak için buradayım, kalıcı bir şey değil dedi. Fakat ben, Benim evim, benim kurallarım. Bir kelime daha, bir bakış daha, eşyaların merdivende bekleyecek, diye içimdeki soğuk öfkeyi dışarı vururken, Elif bir kez daha sessizliğin içinde kayboldu.
Akşam yemeği neredeyse sessiz bir ritüeldi; çatal çatalın çınlaması tek sesiydi. Ayşe Amca, acemik bir hızla çavdarlı ve tavuk kotletini bitirip odasına geri döndü; kapı o an bir cenaze marşı gibi çınladı. Ben ise ne kadar açsam da yemeklerin tadını alamadan çiğnemeye devam ettim, elimdeki çatal bir gösteriştir. Elif ise yemeğini soğuyan kotletine bakarak bir türlü konuşamadı.
Murat, konuşmalıyız, dedi Elif, çatalını tabağa bırakıp, sesini nazikçe ama ısrarla yükselterek. Ne hakkında? diye sorarken hâlâ telefonuna bakmaya devam ediyordum. Bu öğleden sonra her şeyi netleştirdim; duruşum değişmedi. dedim. Elif ise, Senin duruşun, yaşlı bir kadına sessizce işkence etmek; bu bir duruş değil, küçümseme diyerek çatalını yere çarptı. Çatırdama, gürültülü bir şoktu.
O an, Elifin gözleri bir buz parçası gibi dondu. Yüzünde bir çığlık, ama sesini duymamıştım. Ne dedin? diye fısıldadı, korkudan titreyen bir sesle. Ben ise alaycı bir gülümsemeyle, Tam da söylediğim gibi, sen onun kopyası oluyorsun, diye yanıtlayarak, içinde bir soğukluk hissettiğim bir anı yakaladım. Gözlerim, Elifin kaşındaki ufak bir iz bırakmıştı; yüzü sanki beyaz mermerden oyulmuş bir maske gibiydi.
Annemle dalga geçmek ister misin, ama bir kelime daha söyle, bu dairesi dışına çıkacaksın. Seninle nazik bir tutumla dolaşmayacağım, sevgilim, diyerek yaklaştı; gözleri benim içinde delip geçen bir bıçak gibi. Burada yaşıyorsun, benim dairede. Yemeğimi yiyorsun, yatağımı kullanıyorsun. Şimdi bir misafirden çok daha az bir şey oldun. Tek bir söz, tek bir bakış, eşyaların merdivende bekleyecek. Anladın mı? dedi.
Aklım karardı; bir an için ben de onun gibi bir yabancı oldum. Elifin bakışları, bir çukur gibi derin, ama içinde bir şey de yoktu: ne öfke, ne kin, sadece boş bir soğukluk. O anda ben, evin içindeki gücün tamamen değiştiğini hissettim.
Elif, sessizce masadan kalktı, tabakları alıp bulaşık makinesine götürdü. Çamaşır suyunun kokusu, suyun hışırtısı ve süngerin çinilerin çınlaması bir orkestra gibi çaldı; bu sesler, artık bir suskunluk içinde yankılandı. Çalışması, bir önceki kavganın artık bittiğini, hayatın onun şartlarıyla devam edeceğini ilan ediyordu.
Ben, koltuğa çöküp, Elifin sırtını izlerken ne kadar ezildiysem, bir anda tahtadan bir tahtaya çarpmış gibi hissettim. Düşüncelerim, bir kütük gibi yere çakıldı; kendimi, evin bir kısmı gibi hissetmekten vazgeçtim.
Elif, bulaşıkları kuruduktan sonra bir battaniye ve yastık alıp oturma odasındaki kanepeye bıraktı; bir köpeğe bir yer hazırlamak gibi, sessiz bir işaretle odasını kapattı. Kilit sesi, bir silahın patlaması gibi duyuldu. Gecenin karanlığı uzadı; ben uyuyamadım, koltukta yatarken tavanın soğukluğunu izlediğimde utanma ve rezillik duygusu bir soğuk ateş gibi yanıyordu.
Sabah geldi, ama bir rahatlama yoktu. Elif, mutfağa gidip çaydanlık koydu, bir çay poşeti ve şeker ekledi, iki fincan hazırladı. Biri benim, diğeri annesinin odasına götürdü; kapı çınlamadan kapandı, sanki bir huzur anı yaratmaya çalışıyordu. Ben, masada yalnız kaldım, kahve yoktu; adeta bir mobilya gibiydim.
Kısa bir süre sonra Ayşe Amca odasından çıktı; soluk, uykusuz bir yüzle bana bakmadı. Anne, hastaneye gitmemiz lazım, diye seslendi Elif, hiçbir renk taşımayan bir sesle. Annemi koltuğa oturtup dışarı çıkmadan önce kapı çınladı ve kilitler birer birer takıldı; o an bir şey bitti, bir şey başladı.
Öğleye doğru Elif, bir çorba tenceresini masaya koydu; annesi için bir kase, kendisi için bir kase, benim için ise bir kase daha vardı. Çorba bittiğinde, Ayşe Amca çay demledi, bir kaşık çorba gibi bir karışım ekledi ve bana uzattı. Bu, sinirleriniz için, diye fısıldadı. Ben, çayı bıraktım ve bağırarak, Senin için bir doz daha; artık seni bir misafir gibi değil, bir küf gibi görüyorum! dedim; sesim bir buz dağı gibi soğuktu.
Elif bir anda bir tepsi alıp kapıyı açtı, kilidi savurdu ve Çık. dedi. Sesinde bir şiddet yoktu; sadece kesin bir kararlılık. Şu an ne giydiğin kıyafetle, dışarı çık dedi. Ben, bir anda aklım dağıldı; bu bir aldatmaca mıydı, yoksa gerçek mi?
Ayakta kaldım, masanın önünden geçtim; Elif, kapının önünde bir nöbetçi gibi duruyor, gözleri bir duvar gibi beni izliyordu. Etrafıma bakınca, hiçbir şans, hiçbir umut görmedim; sadece boş bir çöküş. Ve kapıyı açıp dışarı çıktım.
Geri döneceğim ve ikiniz de pişman olacaksınız! diye bağırdım. Elif, bir kilidi bir kez daha çaldı, sonra ikinci bir kilit; telefonunu çıkarıp sabahın ilk ışıklarında bir çilingir aradı. Evdeki sessizlik bir çöl fırtınası gibi, yanmış bir arazinin soğukluğuydu.
Bu gün beni bir kez daha hatırlattı ki, ev bir ev değil, bir sahnedir; rolleri bir kez belirlediğinde, o rollerin dışına çıkmak neredeyse imkânsızdır. Artık ne ben ne de Elif geçmişi bırakmak için bir şans bulabilir; sadece yeni bir sabah beklenir.
—
Bu günlüğe yazarken içimdeki karmaşıklığı, bir çini gibi ince ama kırılgan bir hisle tutuyorum. Yarın ne getirecek, bilinmez ama bir şey kesin: evin duvarları artık sadece sessizliği değil, bir kararın ağırlığını da taşıyor.




