Üçüzlerimi doğurdum, ama eşim korkup kaçtı — doğumhaneden bile karşılamaya gelmedi.

Ben üç bebek doğurdum, kocam ise panikleyip kaçtı doğum odasından bile beni göremedi.

Üç bebek mi? Sen gerçek bir kahramansın, Veliye Şahin! Hepsi sağ bir erkek, iki kız! Bu bir mucize!

Ben sadece bir anne, dediğimde yorgunluk sisinin içinde gülümsedim, son sekiz saat içinde neler olduğunu hâlâ sindirmeye çalışarak.

Bu gerçekten bir mucizeydi, ama aynı zamanda kaygı kaynağıydı. Doğum odasındaki ilk günler sisli bir rüya gibiydi; yorgun bedenimle yeni doğan mutluluğun arasındaki o ince çizgide yürüdüm.

Sert bir hastane yatağında uzanıp doğumun zorlayıcı yanlarını atlatmaya çalışırken, Fikret’in (kocam) bebeğimizi ilk kez göreceği anı hayal ettim.

Kafamda Leventin gözleri, kızların ise benim gibi koyu saçlı olduğu canlandı. Doktorlar, tüm tıbbi prosedürleri bitirir bitirmez bebekleri getireceklerini söylerdi.

Ertesi gün Fikret’i bekledim, ama o gelmedi. Postaya bir not bırakması için telefon ettik; belki bir telefon eksik kalmıştır diye düşündük. Çiftlikteki iş gücü hâlâ üçüncü gün çalışıyordu, belki de oradaysa gecikmişti.

Üçüncü gün bana bir kavanoz komposto, peynirli çörek ve temiz bebek bezi getirildi. Fakat bu teslimat Fikrettendi, komşu teyze Lalenin bir jestiydi.

Kâğıt parçasına şöyle yazılmıştı: Fikret yine içki içiyor, Veli. Dede Gökhan seni alacak sanırım. Endişelenme, omuz veriyoruz. İmzalar: Derya, Gülten, Selin.

Ellerim birden soğudu, yapışkan bir korku derime işledi.

Beş gün öncesine kadar sıradan bir köy kadını, ilk çocuğunu bekleyen bir anneydim; şimdi ise babası bile kendisine bakmak istemeyen üç çocuğun annesiydim. Aldatılmanın hissi göğsümü sıkıştırıyordu.

Ağır adımların sesi koridordan geldi.

Veliye, diyerek hemşire içeri girdi, Dede Gökhan seni almaya geldi, diyor komşu. Düşünsene, karavanla! Yedek kapının önünde, yemekhanenin yanındadır.

Hemşire hızlı ve özenli bir şekilde bebekleri giydirdi, onları yumuşak battaniyelere sardı.

Al, dedi, bir paket uzatarak. Bu büyük kızın.

Ben, en büyük kızımı, Alâyı aldım. Alâ üç bebekten en sessiz olanıydı; doktorlar iki dakika önce dünyaya gelmişti.

Diğer kız çocuğumu Vildan adlandırdım; umudum onun her şeye dayanıp kalmasınıydı. Erkek çocuğumu ise Levent koydum; dedemin adı gibi güçlü bir isim.

Veranda dışarı çıktık. Her adımım vücudumda bir çarpıntı yaratıyordu.

Dede Gökhan, eski bir karavanın yanında, karısık bir atın önünde duruyordu. Bizi görünce karavanın camına bir çakmak çaktı.

Hazırsın, anne? Gidelim, dedi, hemşireden iki bebeği alıp hazırlanmış battaniyelere sardı. Çıkacağız.

Buz gibi kar daha da yoğunlaştı, yol ise çamurla doluydu, ama karavan yumuşakça kaydı.

Dede ara sıra dizginleri hafifçe çekip, burun altından mırıltılar çıkarıyordu. Köy tarlalarını, orman yamacını, köprüyi aştık ve sonunda evimizin çatısı ufuktan belirdi.

Biraz daha dayan, inledi dede, beni inmekte yardımcı olurken.

Bebekler karavan içinde kaldı; bir an bile ayrılmak istemedim. Fakat kapıyı açıp odun ısıtmak zorundaydım.

Dede Gökhan bebek arabasını kaldırdı, ellerim yorgunluk ve kaygıdan titriyordu. O evin içine ilk giren ben oldum, ardından o da.

Odada Fikret oturuyordu; açık bir valiz, dağınık eşyalar etrafta. Başını kaldırıp bana yabancı bir bakış attı.

Ne oldu? sesim boğuk geldi.

Hazır değildim. Üç bebek beklemiyordum, dedi, gözleri benden kaçtı. Sen tek başına halledeceksin. Affet.

Dede Gökhan bebek arabasını sobanın yanına koydu, boynumdaki damarların kırmızı renkte şiştiğini gördüm.

Delirdin mi, Fikret? Üç çocuğu ve annesini bırakıp gidecek misin? bağırdı, sesi gök gürültüsü gibi çınladı.

Karışma, yaşlı adam! diye bağırdı Fikret, tekrar eşyalarla uğraşmaya başladı.

Vicdan yok! dedi dede, omzuna bir sıkışma yaptı, ama Fikret kaçarak bavuluna tutundu.

Fikret, bir adım öne geçtim, en azından onlara bir bak

Fikret bebek arabasına bakıp sessizce kapıya yöneldi, adım attı, avluyu geçti, kapıdan dışarı çıktı ve kar fırtınasına karıştı. Sanki hiç var olmamıştı.

Yere çöktüm, içimde bir şey sönüyormuş gibi hissettim. Nefes alıyordum ama ruhum boşlukta.

İlk yıl bir sınavdı; düşmanınıza bile dilek tutmayacağınız bir sınav.

Her sabah şafakta kalkar, gece yarısına kadar bebek bezi, tulum, biberon, emzikle döner dururdum. Hayat bir bakım çemberine dönüştü. Birini besler, diğeri ağlar

Üç kez bebek değiştirdim, yeniden başa döndüm. Ellerim yıkama suyuyla çatladı, parmaklarım kurşun gibi şişti.

Bir mucize sayesinde ayakta kaldık. Her sabah kapı önünde yeni bir şey çıkar: süt kovası, pirinç paketi, odun demeti. Köylüler sessizce, sözcük olmadan yardım ederdi.

En çok gelen Derya idi. Bebekleri yıkamayı, anne sütü azaldığında karışıma nasıl hazırlayacağını gösterirdi.

Dayan, Veli, dedi, Leventi ustaca sararak. Köyde kimse kaybolmaz. Fikret aptal, sen ise şanslısın. Tanrı çocuklarınla seni kutsasın.

Dede Gökhan her akşam gelip, fırının sıcaklığını, çatının sızdırmazlığını denetlerdi. Bir gün birkaç işçiyle gelerek ahırı onardı, çürük tahtaları değiştirdi, pencere boşluklarını kapattı.

İlk soğukların geldiği zaman Vira yün çoraplar getirdi; üç boyutta, üç çift. Çocuklar günler değil, saatler içinde büyüdü; az beslenmeye ve zorlu koşullara rağmen.

İlkbahar geldiğinde çocuklar gülümsemeye başladı. Alâ dengenin timsali olmuştu; bebekken bile dünyaya hakim bir bakışı vardı.

Vildan ise yüksek sesli, talepkar, çığlıklarıyla dikkat çekerdi. Levent meraklı ve hareketli; dönmeyi öğrendiği anda etrafı keşfetmeye başladı.

O yaz yeni bir yaşam tarzı benimsemeye başladım. Bir bebek arabasını sırtıma bağladım, iki çocuğu ev yapımı bir sepet içinde bahçeye götürürdüm; ara ara anne sütünü, çamaşırları ve kısa uykuları birleştirerek.

Fikret hiç geri dönmedi. Ara sıra dedikodular duyardım; komşu köyde, şişman, tıraşsız, bulanık gözlü birinin gördüğü söylenirdi.

Artık ona kızgın olmazdım; öfke tutacak gücüm kalmamıştı. Tek kalan şey çocuklara duyduğum sevgi ve her yeni gün için savaşmaktı.

Beşinci kışta hayat yavaşça düzene girdi. Çocuklar büyüdü, bağımsızlaştı. Birbirlerine yardım ediyor, birlikte oynuyor, sonunda anaokuluna giden bir grup oldu.

Ben köy kütüphanesine yarı zamanlı çalışmaya başladım; akşamları kitap getirir, çocuklara uyku öncesi okurdum.

Kışın yeni bir çilingir köye geldi: Andi Çelik, sakalıyla, göz çevresinde kırışıklıklar, kırk yaşına yakın ama genç bir enerjiyle. Şubat ayında, dışarıda kar fırtınası esiyordu, kütüphaneye girdi.

İyi günler, hafif boğuk bir sesle konuştu. Akşamları okumak için ne var? Dumas mı?

Kırılmış bir cilt Üç Silahşör uzattım, teşekkür etti ve gitti. Ertesi gün elinde odun oyuncağıyla geri döndü.

Çocuklarınız için, dedi, elinden tahta bir at çıkararak. Marangaj yeteneğim var.

O günden beri sık sık gelmeye başladı; kitap değiştirir, yeni oyuncaklar getirirdi.

Levent ona hemen bağlandı; koşar, elini tutar, hazine peşinde koşardı. Kızlar daha temkinliydi, ama sonunda onlara da yaklaştı.

Nisanda kar eridiğinde Andi bir torba patates getirdi.

Size, dedi sadece. İyi bir çeşit, ekim için.

Ben, Fikretten aldığım yardıma alıştığım için bir an şaşırdım.

Teşekkür ederim, ama ben de hallederim

Biliyorum, diye başını salladı. Herkes senin güçlü olduğunu bilir. Ama yardım almak da bir güçtür.

Tam o anda Levent sopa ile koşarak:

Amca Andi! Bak, ne kılıç! Gerçek bir kılıç yapalım mı?

Tabii! gülümseyerek yanına oturdu. Kızların için de güzel bir şey yaparız.

Birlikte ahıra doğru yürürken, çocukların yüzünde yeni bir sıcaklık gördüm.

Yazın Andi sık sık ziyaret eder, bahçeye yardım eder, çiti onarır, çocuklarla vakit geçirirdi.

Alâ ve Vildan artık utangaçlıklarını yitirmiş; sırlarını Andiye anlatır, ben ise onun yanında huzurlu hissederdim; kelimeler az, rahatlık çok.

Eylülde, çocuklar uyurken verandada oturduk. Üstümüzde yıldızlı bir gökyüzü, uzakta köpek havlamaları.

Veli, dedi Andi, sadece misafir olarak kalmak istemiyorum. Çocuklarını bir aile gibi seviyorum.

Gözlerinde samimiyet parıldıyordu, şüpheye yer yoktu.

Ben sessizce yıldızlara baktım. Bazen kader bir şeyi alır, yerine çok daha fazlasını koyar. Sadece beklemek gerekir.

On beş yıl geçti; sanki bir an oldu. Mahallemiz değişti; sağlam bir çit, yeni bir çatı, sağlam bir ahır ve kurutulmuş saman. Andi büyük pencereli bir veranda inşa etti.

Şimdi akşamları orada otururuz; Levent artık bir genç, Andiye benziyor; elleri nasırlar içinde, tüm yazı demir atölyesinde çalıştı.

Alâ pedagojiye hazırlanıyor; Vildan ise yaratıcı, şiir dolu bir genç kız.

Ben kütüphanede tam zamanlı çalışıyorum; çocuklar bana Veliye Şahin diye seslenir.

Bazen öğretmen yerine geçer, edebiyat dersi verir, yaşam, seçim ve ruh gücü üzerine düşüncelerimi paylaşırım.

Andi artık her işin ustası; kilitten motor tamirine her şeyi onarır.

Levent uzun saatler yanında çalışır, yetenekleri öğrenir; Andiye artık baba der, kızlar ise bizim diye seslenir.

Vildanın mezuniyet günü eve dönerken bir ses duyduk. Okul çitinin yanında Fikret duruyordu; kırışık, yıpranmış bir ceket içinde, birkaç adım attı.

Andi, bir şey ver emekli olmak için bir şey

Anne, bu kim? Levent kaşlarını çattı.

Kalbim kırıldı; oğlum babasını tanıyamadı.

Alâ önümde bir kalkan gibi durdu; Vildan Andinin kollarına sarıldı.

Şimdi, dedi Andi, bir on liralık bir nota çıkararak.

Fikret çocuklara bakıp durdu; belki tanıdık bir şey arıyordu ama artık onların içinde yoktu.

Sizin mi? sordu.

Bizim, Andi kararlı bir sesle yanıtladı.

Fikret parayı aldı, geri döndü ve gitti; bir kelime etmedi, bir bakış da atmadı.

Anne, bu kimdi? Vildan evin bahçesine girdiklerinde sordu.

Bir zamanlar tanıdığım biriydi, sessizce kapıyı kapattım. Çok uzun zaman önce.

O akşam her zamanki gibi geçti; kahkahalar, hikayeler, sıcaklık. Ve huzur, uzun bir mücadeleden sonra gelen bir sessizlik gibi.

Çocuklar uykuya daldığında, Andi ve ben verandada oturduk; elleri benim ellerimi sıkıyordu.

Ne düşünüyorsun, Veli?

Hayatı. Her düşüş son değildir; çoğu yeni bir başlangıçtır.

Ve ben biliyordum ki, olan her şey boşuna değildi. Şimdi her şeyim vardı; hayal ettiğimden daha fazlası.

Rate article
Lifequest
Üçüzlerimi doğurdum, ama eşim korkup kaçtı — doğumhaneden bile karşılamaya gelmedi.