Kolayca İyi Bir Hayat Kurmak

Uzun zaman önce, gözümde hâlâ belirgin bir şekil almış bir anı var Nazan Hanım, İstanbulun eski semtlerinden birinde, çorak bir yolda, başını siper etmiş, gözü ufka dönük bir halde yürürken, kimse gözünün önünde ortaya çıkmazdı; çünkü onun övgüye değer bir vasfı yok gibiydi. Görünüşü de ortalamanın biraz üzerindeydi.

Eşi İbrahim, ona hep her şeyin sıradan olduğunu söylerdi. Nazanın güzelliğini bir zamanlar görmüş olan kız kardeşi de yıllar önce ona aldanmıştı; o artık gençliğinin parlak günlerini geride bırakmıştı.

Nazan bir vakitler üniversitede en güzel kızlardan biriydi; ince yapılı, sevimli, zarif bir bedeni vardı. Yaşlı anneannesi Ayşe, köyden gelen sert, kısır bir kadındı; genleriyle kırsalın dayanıklılığını taşıyan, ama bilime karşı yenilmeyen bir kadındı.

Nazanın babası Fikret ise kültürlü bir adamdı; mühendis, edebiyatçı, yükseköğrenim görmüş biriydi. Bu soylu miras, Nazanın burnunu, omuzlarını, ayaklarını şehirli birininkine benzetti; çoraplı terlik yerine şehir ayakkabıları giydirdi.

Böylece Nazan, ebeveynlerinin gayretleriyle güzel, ama çekingen bir kız olarak yetişti. Anneannesi Ayşe, sık sık Uzak bir düzlükte yalnız kalmışçala, rüzgar nereye eserse oraya sürüklenirsin diye azarlardı. Annesi Olcay da evlendiği zaman aynı tavırları sergilemiş, fakat sonradan dili tutmuş, sessizliğe aldırmıştı.

Olcayın evi, lüks mobilyalı bir apartmanda, koridorlarda akademisyen komşularla çevriliydı; kim bir şey söyleseydi hemen kapıya çıkar, kavga edersin diyordu. Olcay artık suskunlaşmış, Nazan da aynı sessizliği miras almıştı.

Ayşe annesini ziyarete geldiğinde, Büyükanne, çocuğunun ayakları çıplak ve bir hiç gibi; ne bir umut ne de bir yön var! diye bağırırdı. Fikret ise annesinin sarımsak kokulu evinden kaçıp odasına çekilir, mutfakta Olcayın çay servis ettiği anı izlerdi.

Ayşe, köy haberlerini, komşu dedikodularını, ekin hasadını anlatır, sonra da mutfak kapısının camını iterek torununu çağırırdı. Nazan utangaçça çıkıp annesine bakardı; anne ise gözlerini başka yöne çevirirdi. Fikret, anneanneyi pek hoş karşılamaz, turşusunu ve salamurasını hâlâ sevmezdi. Bunun yerine Olcaya, Nazanı odasına götür derdi; ama bir yandan da Olcayın yeni doğan bebeğine yardım eder, hastalığa yakalanmış üç yaşındaki Nisana bakım yapardı.

Olcayın kız kardeşi Fatma Vural, kışı bir arabada Nazanı götürüp, kalın bir paltoyla sarıp ev sahibinin arabasıyla kasabaya taşıdı. Fikret, Bunu yapmamalıydı diye bağırsa da Olcay sakinleşti ve Nisan iyileşince, annesinin kollarına koştu, Seni özledim dedi. Fikret, yanık bir dudakla sadece bakakalırdı.

Ayşenin gücü, güçlü ve keskin bir yumruk gibi, Nazanın düşüncelerine ışık tutar, Olcayın hayal etmeye cesaret etmediği şeyleri görmesini sağlardı. Bu yüzden damat Ayşeye pek güvenmez, ondan korkardı.

Ben sana evliliğimizde hâlâ para verdim, güzel sözler söyleyemedim ama bu benim hâlim! diye Ayşe, torununa büyük bir Alenka çikolatası uzatırdı. Nisan, Teşekkür ederim diyerek kabul eder, ama çikolatayı tabağa bırakırdı.

Haydi, bir ısırık al! derdi misafir; Olcay ise Fikret akşam yemeğinden önce tatlıya izin vermez, bizim evde böyle bir şey olmaz diyerek Nisanı uyarırdı. Bu sözler Ayşenin kulaklarını çınlatır, Olcayı utanırttı; ama evdeki adam hâlâ kafa vardı.

Olcay bir daha evin hanımı olmadı; sadece evin etrafında dolaşır, sessizce sessizliği boğardı. Misafir gelince, tabakları kurar, gülümseyerek başını sallar, benim söyleyecek bir şeyim yok diyerek sessiz kalırdı. Nisan da annesinden öne çıkma dersini alır, çökerek yaşardı.

Bir süre sonra Fatma Vural, damat evine gelmekten bıktı; çatır çatır bir tartışma sonrası artık gelmez oldu. Bazen Fikret evde olmadığında telefonu açar, uzun çalan sesleri dinler, sonra Nazanın sesini duyunca mutlu olurdu.

Nasıl gidiyor, canım? diye fısıldar, Bizi ziyaret etmiyorsun, annen ne zaman gelecek? derdi Ayşe, gözyaşını mendille silerken. Nazan omuz silker, İyi, anne. Üniversitedeyim, bugün tatil, annem sağlık ocağına gitti, baba işte derdi.

Dünya, kurallar, gelenekler çerçevesinde dönüyordu; her şey net, doğru ve basitti. Baba akıllı, eğitimli; anne ise hâlâ çıtırak çekirdek çiğner, elinde bir avuçla tükürürdü. Baba bunu sinirlendirir, Daha medeni bir tüketim sergile der, anne kabul etmezse, onu balkona atardı.

Balkonda, Bu bir şey mi? Sevmiyorsan buraya otur! diye bağırırdı baba. Anne ise hırçın bir şekilde, Balkon benim yerim, rahat oturuyorum derdi. Fikret, Olcayı bir öğretmen okulunda gördüğünde aşık olmuş, ona evlenme teklifi etmişti; bu aşk, Nazanın doğuşuna vesile olmuştu.

Nisan, annesi gibi öğretmen oldu, ama bir gün de çalışmadı; İbrahimle evlendi. İbrahim, şehirli bir entelektüel değildi; oysa gençliğinde stilager kıyafetleri giyen gençler popülerdi. İbrahim ise klasik okur, ağır felsefelerle uğraşan, kılık kıyafetinde gösterişten uzak biriydi. Fikret, onun gençlik projelerinde sorumluluk sahibi, ince bir adam olduğunu bildiği için evliliği onaylamıştı.

Nazan evden ayrılıp İbrahimin üç odalı dairesine taşındı; İbrahimin ailesi hâlâ orada yaşıyordu. İbrahimin kız kardeşi uzun zaman önce yurt dışısına gitmişti. İbrahimin ebeveynleri artık yaşlandığı için işleri bırakmış, evin yönetimini Olcaya devretmiş ve ona dairenin anahtarı gibi bir sorumluluk vermişti. Olcayın tek isteği, Çocukların ve eşimin rahat etmesi idi.

Burada iki kadın olacak, mutfağımız dayanamaz diyerek evden ayrıldılar. Dairenin duvarları koyu odunla kaplanmış, eski çarşaflar, havlu yığınları, renkli kumaş parçaları ve çivi çakılmış kristallerle doluydu. Karanlık lambalar, perdeler kapanmış pencereler, komşuların bakışlarından kaçınmaya çalışıyordu; bu ortam Nisana sıkıcı gelirdi.

Nisan, Perdeleri değiştirip, mobilyaları yenilesek diye haykırdı, ama bu İbrahim için gereksiz bir masraftı. İbrahim, sabahları çorap içinde kahvaltı yapar, paraya harcama yok diyerek tasarruf ederdi. Nisan ise endişeyle saati izler, Eşim ne zaman geri dönecek? diye düşünürdü; çoğu zaman evde otururlardı. Sinema ve tiyatroya hiç gitmez, tasarrufa odaklanırlardı.

İbrahimin tutumu, her kuruşu saymak kadar takıntılıydı; Nisan, gençliğinde onun bu tutumunu güçlü bir baba sanmıştı. Aile, eş karar verir, kadın kabul eder prensibini benimsemişti; anne de aynı şekilde yaşamıştı.

İbrahim, kültürlü ama kökeni aşağı sınıflara ait bir adamdı; annesi ve babası yüksek öğrenim görmemiş, basit işlerde çalışmıştı. Ancak o, aile adını yükseltmek ister, bilim insanı olmayı hayal ederdi; neredeyse doktora çalışması da vardı.

Ayşe, İbrahim çok tutucu, ama bu aileden bir şey beklemezseniz, bir şey bulamazsınız diye söylerdi. Olcayın annesi, “para harcamaz, ama gerektiğinde komşulardan borç alır, her şeyini tam olarak öder” derdi. Fatma Vural, Nisanı bir terziye götürüp, en moda elbiseyi diktirdi; bu elbisede Nisan, Fikret’le tanıştı.

Zamanla Nisan, İbrahimle evlendi, ama tutku çabuk söndü; İbrahimin yaşı Nisandan on yıl büyüktü, romantizm ona yabancıydı. Nisan, Evlilik var, sevgiyi göster, yeter dedi; anne ve baba da seçiminden memnun kaldı. Kitaplarda anlatılan kıvılcım, kelebekler, tutku gibi şeylerin hiç bir önemi kalmadı.

Para eksikliği sadece zorlu bir durumdu. İbrahim, Nisanın maaşının da kendi hazinesine gideceğini düşündü; çocuk yapma planı erteledi, Nisanı yeteneklerini artır ve maaşını yükselt diye zorladı. Nisan, bir ilkokulda öğretmen olarak çalıştı, çocukları sever, akşamları yorgun düşer, mutfakta oturur, İbrahim ise yatakta oturup akşam yemeğini beklerdi.

Nisan, Akşamlar ne çabuk geçer, dinlenmek istiyorum derken, İbrahim düşüncelerini bölüş, bir kahve yap derdi. Bir akşam Nisan, Hamileyim, çok kötü hissediyorum! diye haykırdı. İbrahim, Çocuk mu? Bu zamanlamada olmaz! diyerek çay bardağını kapattı, Kahveyi küçült, bir ay yetsin dedi.

Nisan, İbrahimin balık ve salamura kokusunu derin bir nefesle içine çekti, bulantı geldi, Bu kadar diyerek ona bağırdı. İbrahim, Bana bir şey söyle, ama sakın konuşma! diyerek Nisanı banyoya attı; Nisan ise çığlık atarak kaçtı, evde bir şey kalmadı. İbrahim, dışarı çıkıp kasket ve palto satın almıştı; ama Nisan yoktu.

Bu gerginliğin ardından Nisan, evden çıktı, eşyalarını topladı; İbrahim bile ona taksiye yardım etti, komşulara geçici ayrı kalıyoruz diye kandırdı. İbrahim, boş daireye oturup bir kadeh rakı ve su karışımı içti, televizyonda hava durumunu izledi; yine yalanlar.

Nisan, zamanında doğurmuştu, adı Kiraz; zayıf bir erkek bebekti, Ayşe kıvrak, zayıf bir çalgıcı gibi tanımladı. Olcay, O hâlâ altı ay! diye gülerek, oyuncak arabalar ve askeri setlerle oynardı. Fikret, Parçaları birleştir, sonra teşekkür et! diyerek Kirazı yönlendirirdi.

Kirazın doğumu, ailenin hayatını yeni bir sayfaya çevirdi. Ayşe, Başını koru, kulaklarını koru! diye uyardı; Fikret, Sakın çabuk büyütme, bir gün eksik kalır diyerek evin içinde dolaşırdı. İbrahim, Kendini ısıt, çocuğum derken, Olcay çamaşır diker, Anatomi dersinde öğrendik diyerek gurur duyardı.

Bir gün, Ayşe, Neden zorlaşıyor? Sevgi de bir şeydir, ama bir hesap da gerekmez diyerek Nisanı teselli etmeye çalıştı. Nisan, Bilmiyorum, ama Kiraz var, sen var, annem ve babam var; yaşamaya devam edeceğiz dedi. Ayşe, Evet, üç nesil bir arada, çayımızı içelim dedi ve üç nesil kadın; Ayşe, Olcay ve Nisan, bir çay sofrasında oturdu, eski bir deyişle kader çay gibi demlenmiştir.

Böylece, eski İstanbul sokaklarının bir köşesinde, bir ailenin kaderi, sevgi, tasarruf, hayal kırıklığı ve umudun içinde örülmüş bir masala dönüştü; dillerinde hâlâ iyi bir yaşam kurulur diyen fısıltılar duyulur. Bu anı, hâlâ gözümde taze, hâlâ yürekte sıcak.

Rate article
Lifequest
Kolayca İyi Bir Hayat Kurmak