Kendi İnsanım

Dede, ben! Sarp, uzun, bedenine göre büyük bir palto giymiş, kambur bir adamın kolunu tutarak çekti, ayakları kayarak dönüp duruyor, diğer eliyle dudaklarını karıştırıyordu.

İbrahim Tuncel, torununa eğik bir bakış attı, boynundaki kırmızısiyah kareli atkısını daha da sıktı; kalın, yün bir atkı, püsküllü, keskin kenarlıydı.

Püsküller her defasında Sarpın yüzüne takılır, dede eğildiğinde sözcükleri ona çarpıp çıkarırdı.

Şimdi de iplikler, soğuktan kızarmış çocuğun yanaklarına hafifçe çarptı.

Sarp kaşlarını çattı, elleriyle yanaklarını ovdu ve bir kez daha acıklı bir bakışla İbrahime baktı.

Hadi! dede kükredi, ya da homurdandı. Ne diyorsun? Var de! Nasıl söyleyeceksen söyle! Anladın mı? dedi, kırmızı damarlarla dolu gözleriyle torununa bakarak.

İki çift göz birbirine öyle benziyordu ki sanki aynanın iki yansımasıydı; biri minyatür diğeri ise büyük.

İbrahimin gözleri çok şey görmüş, ama çoğunu görmek istemez, gözyaşı dökülmez, sadece sert bir isyanla yanıp tutuşur. Sarpın gözleri ise sadece ev ve anaokulunu görür; bazen dede onu bir lokantaya, kanka dediği arkadaşlarıyla götürür. Bu gözler sessiz ağlar, kimseyi üzmemek için saklar.

E çocuğun sesinde bir fısıltı.

Var! dede bağırdı.

E e

İkisi birbirlerine bakıp dururken kar beyaz bir örtü gibi yağan kar, iki birbirini anlamayan insanı örtebilirdi; ancak yanlarına bir kadın, Derya Aksoy, Her Şey Çorba adlı yemekhanenin şefesi, ışıl ışıl bir süsleme lambasıyla gelince durum değişti.

Veli mi? Derya bağırarak öksürdü. Şimdi şunu gör, atkı ne renk, amca! Kırmızı, ya da noel babası ne ister?

Benimki uzun zamandan beri bu, neyi takıyorum? İbrahim homurdandı, burnunu Deryanın dolgun omzuna doğru itti.

Ah, sus artık. Çirkin çocuktan sıkıldın mı? Yine mi bir çocukla uğraşıyorsun? Annemi hiç görür müydü? Derya, Sarpa bakarak başını salladı.

Lale dışarıda. Görevde İbrahim hırıltıyla açıkladı.

Bu ay mı? Ah Veli, bir çuval kadar yük bindirdi! Baba yok mu? Derya, eldiveninin altına sakladığı kalın bir elini Sarpın başlığının üzerindeki karı silerken gösterdi.

Hatırladım annemin ilk gecesini İbrahim sinirle yanıtladı. Yıllardır görünmemiş. Zor bir çocuk, bir engellinin bakımı zor. Başka bir çocuk doğurmuş, sağlam. Anladın mı, Sarp? dedi, alaycı bir göz kırpışıyla. Sarp omuz silkti. Anlamadım. Belki de ihtiyaç yok

Ne gerek, ne gerek, bizim kararımız değil. Neden tartışıyorsunuz? Derya, Sarpın yüzüne bir tutam çorba kaşığı gibi nazikçe üfledi. Odanın içinde çorba, köfte ve bir şeyler tatlı bir koku yaydı; Sarp karnı karıncalandı.

Şöyle bak, bahçede yemek yok, bakımsız bir genç kız, Galip, dönüyor O da bir şey söylemiyor, o da kaçıyor. Eve götürürüm, ama bir kâğıtla da besleyemem. Kız çığlık atıyor, eh, eh. Var demeyi öğrenirse, bir somun ekmek alırım. Bunu söyleyeyim! İbrahim kaşlarını birleştirip söyledi.

Derya bir an durdu, elleri kalçalarında, alt dudağını ısırdı ve sonra ani bir hareketle Velinin ince sırtını sıvazladı; dede neredeyse ayakta duramadı.

İşte son sözüm: aç bir çocuğu bırakmam. Engelli değil, o kendini söylemekte zorlanıyor. Yakalarım onu, yakalar mısın Sarp? Derya göz kırptı.

Sarp ona bakıp gözlerini bir çukur gibi dövdü; karnı sıkıştı.

Öyleyse, gel benimle, lokantaya. Bugün izinliyim, Yeliz benim yerime bakacak. Herkesin ocakta yeri var! Hadi, koşun! Derya kollarını kaldırdı, sanki bir tabur askerini önderiyor gibi.

Bizim vakit yok. Eve dönme vakti! İbrahim geri çekildi.

Kendi köşesine gitmeyi tercih etti; Sarpı sekizinci kata götürmek, asansörde düğmelere basmak, ona sayıları saydırmak zorundaydı. Sarp elini çırpacak, İbrahim ise torununu aptal gibi büyütmekten kurtulmak isteyecekti.

Sarp bir an sessizleşti, sonra yine eh diye bağırdı, kelimesiz bir aptal

Böylece ayrıldılar; Derya hüzünle bakıp gitti.

O, bir şeylere bakıp merak etti; ısıtmak, beslemek, okşamak. İbrahimi sevmese de, Sarpıkorkak çocuğusevdim.

Kış hâlâ bitmek bilmedi, Lale bir işten diğerine koştu, dede hâlâ Sarpı bahçeye götürür, elinde bir çekiç gibi şapkasını sıkıştırır, paltosunu titrek ellerle bağlar. Kırmızı bir atkıyla, fırtınada bir deniz feneri gibi ışıldarlardı. Derya ise onların üzerinden akıp giden bir gölge gibi izlerdi.

Bir gün, dede ve torun için zor zamanlar geldiğinde, Derya daha fazla dayanamadı ve onları kendi lokantasına çekti.

Gitmiyoruz! Eve, Sarp! bağırdı dede, elini uzatan çocuğa.

İbrahim, torunla bir sınır geçtiklerini anladı; karanlık ve umutsuzluk öbür tarafta bekliyordu. Sarp ara sıra annesini hatırlıyor, kapının önündeki ceketini kokluyordu; dede ise onu korkutuyordu.

Şimdi annene ihtiyacın yok! O bir restoranda şarap içerken sen burada dede homurdandı.

İbrahim, Deryanın işine girmeyi kabul etti.

Bakalım, ne var evde? Benim çilekli pasta var! Gidelim!

Her Şey Çorba bir kez daha kalabalıktı; ucuz, doyurucu ve ev tadında. Çorba, kavurma, bulgur pilavı, salata, komposto; bazen pilav da servis edilirdi. Derya bunu bir akranının evinde öğrendi, tencerede değil ama yine de vay canına diyebileceğiniz bir lezzet çıkardı. Şekerli havuç, ince doğranmış soğan, ayrı ayrı pişmiş pirinç taneleri, yağlı, parlak ve etle dolu bir tabakta sunulurdu.

Nasıl gidiyor, çocuklar? Derya, teşekkür aldıkça bağırdı.

O, evdeki gibi pişirirdi. Ailesine, yanakları pembeye çalan, tombul çocuklara ve çok çalışkan bir kocaya servis ederdi; bir kadeh rakı, tuzlu hamsi, politikadan bahsetmek, şarkı söylemek… O, üç çocuğu isterdi. Cinsiyet fark etmez, sıcak bir anne göğsü, gülümseyen dişsiz bir ağız… Ancak bu gerçekleşmedi.

Neden Derya yalnızdı? Kimseye söylemezdi. Dünya, böyle kadınlarla dolup taşardı

Mutfakta bir adam, bir çocuk ve şef, gözden kaçmadı; bir eski dost, başını eğdi, selam verdi. Gözlemciler, lokantanın sahibine saygı gösterdi, içki içenlere ve hırsızlara teşekkür etti; Derya da aynı şekilde selam verdi. Aç bir insan, iyi bir insan demekti.

İçeri al, aç Sarpı! Derya kapıyı nazikçe açtı. Üşütülmüş mü? Şimdi tuzlu bir çorba geliyor! Otur, Sarp! İşte bir tabure. Dede de bakalım. Ben ben ayakta kalacağım diye, bir yumruk gibi havaya kaldırdı.

İbrahim isteksizce kıyafetlerini çıkardı; üşümüş, kemikleri ağrıyordu, evde oturup çay içip, ekmek yiyip, uyumak isterdi. Ama Sarp

Sarpın annesi Lale, doğum sonrası bir doktorun haberini hemen babasına iletti.

Düşürdük mü? İbrahim kaşını çattı. Görmedin mi?

Hayır, dışarı çıkmak istemedi. Doğmamayı tercih ederdi, şimdi o canını yakıyor Lale iç çekti.

Boş ver! Her şey düzelecek! Sarp! Sarp! genç bir adam beşiğin yanına eğildi, içinde kıvranan bebeği gözetti.

Aylar geçti, aylar… Lale anneliği kendine getirdi, her şey düzelecek sözü çürüdü; ağladı, babasını hatırladı.

Lale? Ne oldu? İbrahim telefonla sordu.

Bir buçuk yıldır konuşmuyorlardı; Lale, babasını doğum gününde evden kovmuş, yaşamama diye bağırmıştı. Baba artık başka bir dairede, aile mirasından kalan bir evde yaşıyordu. Annesini uzun zaman önce gömme; bir anda yeni bir ayakkabı giydi, çökek topuklu, ama bir adım attığında diz çöktü.

O akşam tiyatroya, Kızıl Başlıklı Kıza, hatta Kremline gitmek vardı. Biletler tesadüfen alınmış, büyük bir sevinç! Lale, yıldız gibi parlayan bir elbise giydi, taksi gelmek üzereydi. Ambulans geldi, Lale evde kaldı, annesi evden çıkarılırken biletleri atmak zorunda kaldı.

İbrahim, Kızıl Başlıklı Kıza duyduğu öfkeyi, Lale ise babasını nefret ederdi; babası, on altı yaşındaki kızını Kremlin sarayına getirmeyi engellemişti.

Lale! Annen öldü! baba, yakasını sıkı bir kravatla mırıldandı. Annen vefat etti!

Lale, kalbinde bir çukur gibi, duvar gibi soğuk, annesini sevebilirdi; ama artık bir yel gibi uzaklaşmıştı. O, Sarpın da standartlara uyması gerektiğini düşündü; ağlayıp bağırdı, çocuğu dışarı atmaya çalıştı. Sarp, anne karnında çırpınarak dünyaya gelmişti; çığlık atamadı…

Şimdi de bahçede oyun oynayan diğer çocuklar gibi bağırmaz, sadece hafifçe mırıldanır, güvenin eksikliği içinde.

Lale, Sarpı gurur kaynağı göremediği için ona soğuk davranır, dedeye daima bir şeyler söylerdi. Giderken, İbrahim torununu eve götürür, sabahları bahçeye götürür, akşamları eve getirir, yıkayıp tarar, iki kişilik bir omlet yapardı. Sessizce yemek yer, çatal kaşık sesleri duyulurdu. İbrahim bir yudum rakı içerken öğretmen gibi bir ses çıkarırdı.

Bulaşıkları durularken, Sarpı koltuğa oturttu, birlikte Gençlik dizisini izlerdi. Sarp, resimlere bakarken, İbrahim küçük parmağını resmin üzerine koyar, Sarptan kelimeleri tekrar etmesini isterdi.

Sarp denemeye çalışır; önce dedenin dudaklarını izler, dokunur, sonra kendi dudaklarını arar, bir kelimeye benzer bir ses çıkarır. Yanılır, İbrahim sinirlenir, dergi masaya uçar, Sarp uykuya dalardı.

İbrahim, çocuğu seviyor muydu? Kendisi bile bilmiyordu. Seviyor olabilir, ama sadece anlama konusunda eksikti. Nasıl yardım edeceği de belli değildi

Çocuklar, hadi! Kaşığı al! Derya, bir tepsiyle odaya daldı.

Sarp dönüp ağlamaya başladı.

Bahçede Galip hanım, ağzını sıkıca kapamış, bir kaşık çorbayı Sarpın ağzına zorlamaya çalıştı. Çocuk acı içinde kıvranıyordu, Galip bağırıyordu.

Derya, yanına bir tabure getirip, önüne oturdu, derin bir nefes aldı. İbrahim yemek yemeye başladı; soğuk bir otobüs garının işçisi gibi titreyen bedenine, ısı, defne yaprağı ve tuzlu turşu kokusu yayıldı.

Biz seninle otuz yıldır tanışıyoruz, değil mi? Derya, Sarpa döndü. Üç on yıl oldu, çok şey yaşadık; kavga ettik, barıştık, evlenip, tekrar evlendik… dedi, Sarpın çorba kaşığını dudaklarından hafifçe iterek. Lezzetli mi? İyi, ben de söylüyorum! Her zaman güzel yiyin, Sarp. Kötü yemekle yaşayamazsın, ama mutlulukla yaşayabilirsin.

Ancak ne zaman, Derya, bir tek çocuk, annesiz, ben onunla ne yapacağım? Sarp, gözleriyle bakarak sordu. Belki ilaç… ama Lale buna karşı çıkıyor. Bu da hayatı mahvediyor! İbrahim dudaklarını büzdü, başını salladı.

Mutluluk her yerdedir. Olmadan olmaz, ben biliyorum Derya kararlı bir sesle yanıtladı. Dişlerini sıvayın, yaşamaya devam edin.

Sarp, bir civciv gibi ağzını açıp çorbayı almaya çalıştı, ardından Deryanın omzuna hafifçe dokundu.

Aman Sarp, özür dilerim, dikkatim dağıldı Derya, daha fazla çorba doldurup, çocuğa verdi.

Çorba çabuk bitti, ardından bir köfte, ardından bir patates püresi, üzerine komik yüzler çizinip, tekrar düz bir alana yaydı. Çay geldiğinde Derya, Şekerli elmalı ekmeği, şartlı şarap gibi sunup, Velinin eşine bir öpücük gönderdi, ardından büyük bir tabureye oturdu, iyilik ve neşeyle doldu.

İbrahim, Deryanın pastasını severek yedi. Eşi pasta yapmazdı, ama Deryanın pişirdiği tatlıları kabul eder, kocasını kıskanmaz, dostça davranırdı.

İbrahim, Deryanın şarkı söyleyişini dinlemeyi de çok severdi. Alçak bir ses, kalbin derinliklerinden gelen, odanın bütününü kaplar, herkesin içini ısıtırdı. İbrahim de homurdanır, Sarp da o sesle birlikte homurdanırdı. Sonra büyüklere sessizlik çöker, sadece çocuk son dizesini, papatya tarlasında koşan at şarkısını mırıldanırdı.

Sarp, o at gibi genç, sakar, çabuk koşar, bacaklarıyla çırpar, ama sık sık takılır, korkar.

Bir süre Deryanın evinde oturmuşlardı, İbrahim aniden ayağa kalktı, kafasını çevirerek uykuyu kovdu, Sarpı evine götürmesini emretti.

Derya, çocuğu giydirdi, ardından dik durarakİbrahim, torununun gözlerinde parlayan umut ışığına sıkıca sarıldı ve sessiz bir sözcükle, Sen benim en değerli hazinemsin, diyerek karanlık kış akşamını aydınlattı.

Rate article
Lifequest
Kendi İnsanım