Beni bırak! Seninle evlenmeyi vaat etmedim! Ayrıca bu çocuğun kime ait olduğunu bile bilmiyorum!

Uzaklaş benden! Sana evlenme sözü vermemiştim! Hatta bu çocuğun babası kim olduğunu bile bilmiyorum.
Belki de bu çocuk benim değildir? O zaman sen vals gibi dolaş, ben de kendi yoluma bakarımdiye bağırdı Ahmet, şaşkın Elife.

Elif ayakları üzerinde durdu, kulaklarına ve gözlerine inanamadı… Acaba bu aynı Ahmet mi, onu sevip kollarına alıp yürüttüğü adam mı?
Yoksa o Veli mi, ona Sevgili Şirinim diye seslenip göklerdeki kuşları vaat eden?
Onun önünde hafifçe dağılmış, öfkeli bir yabancı adam duruyordu Şirin bir hafta ağladı, elini salladı ve Veliye sonsuza dek veda etti.

Otuz beş yaşına geldiğinde, kendini sıradan bir köylü olarak görüp, kadın mutluluğunu bulma şansının az olduğunu düşündü; yine de bir çocuk sahibi olmaya karar verdi.

Ayşe, zamanında doğum yapması gereken çığlık çığlık bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Ona Merve adını verdi.

Merve sakince büyüdü, sorun çıkarmadı, annesine hiç dert vermedi. Sanki ne bağırırsa bağırsın, ne çığlık atsın, bir şey değişmeyecekmiş gibi.

Ayşe kızına iyi davranıyordu ama gerçek bir anne sevgisi eksikti. Besliyor, giydiriyor, oyuncak alıyordu; ama bir kez daha sarıp, öpmek, onunla yürüyüşe çıkmak gibi şeyler yoktu.

Merve sık sık annesine uzanmak istedi ama Ayşe onu geri itiyordu. Yoğunum, çok iş var, yorgunum, başım ağrıyor, diyordu. Annede içgüdü hâlâ uyanmamış gibiydi

Merve yedi yaşına geldiğinde beklenmedik bir şey olduAyşe bir adamla tanıştı. O adamı evine getirdi! Köyde herkes dedikodu yapıyordu: Ayşe ne hafif akıllı!

Adam, şehirden gelmiş, işsiz, sürekli bir yerde yaşamayan, hatta dolandırıcı olabileceği düşünülen biriydi. Ayşe kasabanın marketinde çalışıyordu; adam da orada sandıkları boşaltmaya yardım ediyordu. İşte bu ortak zeminde aşk filizlendi.

Kısa sürede Ayşe yeni erkek arkadaşını evine davet etti. Komşular kadını eleştiriyordu: Bilinmeyen birini evine getirdi, ne yapacak?
Kızları hakkında dedikodu yaydı, Söylemez, suskun, ne söyleyecek? Bir şey saklıyor olmalı.

Ayşe kimseyi dinlemedi; bu, kadın mutluluğunu yakalama son şansıydı.

Zamanla köydeki söylenenler değişti; bu suskun adamın adı İbrahim idi. Kadınların evleri çatı ve çit eksikliğiyle harap olmuştu; İbrahim önce verandayı, sonra çatıyı, ardından yıkık çiti onardı.

Her gün bir şey tamir ediyor, evler yenileniyordu. Halk ona yaklaşıp yardım istedi, Eğer yaşlı ya da fakir isen, elini uzat, ben yardımcı olurum; değilse para ya da yiyecek verirsen yeter, derdi. Paralar, konserve, et, yumurta, süt alıyordu.

Ayşenin bir bahçesi vardı ama hayvanı yoktu; artık İbrahim sayesinde Merveye sık sık kaymak ve süt veriyordu. Buzdolabında artık krema, tereyağı, taze süt çalkalıyordu.

İbrahimin elleri altın gibiydi; tamirci, biçen, saz çalan derlerdi. Ayşe, hiç güzel olmayan bir kadından, onunla birlikte ışıl ışıl parladı, yumuşadı, güzelleşti.

Merve de ona karşı daha nazik oldu; yanaklarında çukurcuklar belirdi, gülümsemesi çiçek açtı. Okula gitti.

Bir gün Merve, verandada oturmuş İbrahimin çalışmasını izliyordu; elleri her işte ustaydı. Sonra komşu evdeki arkadaşıyla buluşmaya gitti, akşam eve döndü, kapıyı açtığında bütün bahçede sallanan bir salıncak gördü.

Bu benim için mi? İbrahim! Bunu sen mi yaptın? diye hayretle bağırdı Merve.
Tabii ki sana, Merve! İşte bu senin salıncağın, diye neşeyle cevapladı sessiz İbrahim.

Merve oturdu, sallandı, rüzgar kulaklarında çınladı; mutlu bir kızdan daha fazlası yoktu.

Ayşe işe erken gitmek zorunda olduğu için kahvaltı ve öğle yemeklerini de İbrahim hazırlıyordu; pişirdiği poğaçalar, börekler dillere destan oldu.

İbrahim, Merveye yemek yapmayı, sofra kurmayı öğretti; sessiz bir adamda bile bir sürü yetenek gizliydi.

Kış geldi, günler kısaldı; İbrahim Merveyi okuldan alır, çantasını taşır, hayatından hikâyeler anlatırdı. Annemi hastalığıyla ilgilendim, dairesini sattım ona yardım etmek için; kardeşim beni evden dışarı attı, ama ben ayakta durdum gibi.

Merve balık tutmayı, sabahları nehir kenarında beklemeyi öğrendi; sabır nasıl olsa.

Bir gün İbrahim ona ilk çocuk bisikletini aldı, sürmeyi öğretti; düşüp dizini yeşillikle saran İbrahim, Kızım, düşmeyi bil, kalkmayı da öğren dedi.

Mervenin annesi bir gün bağırdı: İbrahim, kızım kırılacak!
İbrahim cevap verdi: Kırılmaz; o öğrenmeli, düşüp kalkmalı.

Yılbaşı gecesi İbrahim Merveye gerçek çocuk kaykayları hediye etti. Akşam aile, İbrahimin hazırladığı sofrada bir araya geldi; çanlar çaldı, kadehler çarptı, gülüşmeler yükseldi.

Sabah Merve çığlık attı: Kaykaylar! Yaşasın! Gerçek kaykaylarım var! Teşekkür ederim!; gözlerinden mutluluk gözyaşları süzüldü.

İbrahim, buz tutmuş nehir kenarında karları temizledi, Merve ona yardım etti; sonra kaymayı öğretti. Düşüyordu, ama İbrahim elini tutup sabırla ona destek oldu, sonunda Merve kendi başına ayakta durdu.

Merve bir kez de buz üzerinde hiç düşmeden kaydı, sevinçten bağırdı. Teşekkür ederim, baba! dedi, İbrahim gözyaşları içinde, gizlice silerek, soğuk havada dona dönen damlalar gibi.

Merve büyüdü, şehirde eğitim almaya gitti; hayatında zorluklar çoktu, herkes gibi. Ama İbrahim hep yanındaydı.

Merve mezuniyet töreninde İbrahim onunla birlikteydi; marketten ürün dolu çantalar taşıdı, Kızım aç kalmasın diye.

Merve evlendiğinde İbrahim onu evlilik yolunda yürüttü; doğumhanenin penceresinde yeni doğan torunlarını bekledi, onları sevgiyle sarmaladı.

Zaman geçti, İbrahim bir gün gitti; Merve annesiyle birlikte toprağa bir avuç toprak attı, derin bir iç çekerek: Hoşça kal baba Sen en iyi baba oldun. Seni asla unutmayacağım.

İbrahim kalbinde sonsuza dek kaldı; bir amca, bir üvey baba değil, gerçek bir BABA gibi. Çünkü baba, kanla değil, kalple ölçülür; senin acını, sevincini paylaşan, yanındaki kişidir.

Rate article
Lifequest
Beni bırak! Seninle evlenmeyi vaat etmedim! Ayrıca bu çocuğun kime ait olduğunu bile bilmiyorum!