Kızı soğuğa bıraktığını fark ettiğinde saat ikiye yaklaşmıştı, çok gecikmişti
Baba, yemek yemek ve dışarı çıkmak istiyorum! diye bağırdı minik Şirin, babasının yanına yaklaştı.
Mehmet ise bir yudum daha bira içip bilgisayarında bir nişancı oyununa dalmıştı. Önemli bir görevi vardı, ama Şirinin o tiz sesleri onu rahatsız ediyordu. Ne zaman susacak? diye düşündü, sinirleri iyice geriliyordu. Beş yaşında bir çocuk bir şeyler yiyip kendi kendine oynamalı değil mi? O da gençlik arkadaşlarıyla garajda takılırken, kızı adeta bir hamile gibi ona tutunuyordu.
Dikkatini dağıtan bu küçük kriz onu oyundan alıkoydu, kaybetti. Öfke gözlerini bulandırdı. Hızla ayağa kalkıp mutfağa koştu, sertleşmiş bir somun ekmek kapıp Şirine fırlattı.
Al, çiğneyip ye, kendin uzanamıyor mu? diye bağırdı adam.
Sütü buzdolabından bir bardağa doldurdu, masaya koydu ve kızın anne sütünü ısıtıyor sözlerine Ben anne değilim diyerek karşılık verdi. Şirinin bu sözleriyle bir şeyler kavuştu, Mehmet bilgisayarına geri döndü, oyunu yeniden başlattı. Açlıkla dolu bir çocuk artık onun dikkatini dağıtamaz diye umdu, ama öfke yine de işini bozuyordu. Tuvalete gidip döndüğünde sandalyeye oturmaya yetişemedi.
Baba, dışarı çıkmak istiyorum. Annemle her gün yürürüz! diye mırıldandı Şirin.
Dışarı çıkmak istiyorsun? Harika! Hadi gidelim! diye bağırdı Mehmet.
Baba bir fırsat gördü, tek başına kalıp rahatlayacaktı. Kızının gardırobunu karıştırdı, sıcak bir kot pantolon, kazak, eldiven ve bere buldu. Şirini hızla giydirdi, kapıyı çarpar gibi açtı ve bahçeye doğru itti, Dönene kadar oynamaya devam et dedi. Tekrar bilgisayarına oturdu, kulaklıkları taktı, sevdiği müziği açtı, yeni bir bira kutusunu açtı ve oyundaki düşmanları bir bir yok etti, kimse onu rahatsız etmiyordu.
Şirin üşüdü, soğuktan titredi. Annesi hep ona daha kalın bir şeyler giydirirdi, ama bu akşam annesi evde değildi. Güneş yoktu, akşam olmuştu, annesi böyle bir saatte dışarı çıkarmazdı. Şirin, annesini çok özledi, annesiyle ne kadar iyi olduğunu ve onsuz ne kadar kötü olduğunu düşündü. Dudakları titredi, kapıyı açmaya çalıştı ama baba kilitlemişti. Donmaktan kurtulmak için koştu, ama kar temizlenmemişti, ayakları dondurdu. Kar topu yapmaya çalıştı ama kar çok gevşek, kum gibi dağıldı. Acaba bu soğuk kum mu? diye sordu kendine. Kapıyı çaldı, kimse açmadı. Korktu, gözyaşları içinde Baba! diye bağırdı ama baba yanıt vermedi. Kollarını kendine doladı, hafifçe inledi, yakındaki çit biraz aralanmıştı, oradan içeri girdi, sadece ayaklarını ısıtmak istiyordu. Komşu teyze Leylaya gitmek istedi, Leyla sık sık onlara süt ikram ederdi ama evinde ışık yoktu. Kapıyı çaldı, kimse açmadı; muhtemelen evde kimse yoktu. Köyün kenarında bir ev oldukları için yaklaştıkça köyden uzaklaştı, kar fırtınası bastırdı, etrafı hiçbir şey göremedi. Korktu, buz gibi havayı ağızdan tutup içine çekti, Baba! diye bağırdı, ama babasının öfkeli sesini Ben senin annen değilim! diye hayal etti. Tek başına kaldığını fark etti, rüzgâr ayaklarını savurdu, birden dizlerinin üstüne çöktü. Soğuk kar deriyi yakıp yaktı, çığ gibi rüzgâr kıyafetlerinin arasına sızdı.
Mehmet, kızını hatırladığında saat ikiye yakın olmuştu. Gecenin bir yarısı tuvalete koşarken pencereye çarpan sert bir ses duydu. Camın önündeki çiğdem çiçeği dalları buz tutmuş, rüzgâr çılgınca uğulduyordu.
Tam bir fırtına diye düşündü, ama bir sonraki anda kızını dışarıda bıraktığını hatırladı.
Dışarı koştu, Şirin! diye bağırdı, ama kız ortalıkta yoktu. Bir an için kalbinin içine bir dehşet düştü; saat çok geç, kar fırtınası yükselmişti, Şirin bir yerde donuyordu. Ama birden O da ne der ki, kendi başına atlatır diye düşündü, sanki kız bir şeylere bakıyormuş gibi. Komşu teyze Leylaya gitti, dışarıda ışık yanıyordu, Şirin var mı? diye sordu. Leyla şaşkın bir ifadeyle Hayır, hiç yok dedi. Mehmet evine geri döndü, çok soğuktu dışarısı. Komşularından biri Şirini almış olmalı diye düşündü, ama o da yoktu. Kadın, Ayşe, nasılsın? diye mesaj atınca, Uyuyoruz, her şey yolunda diye soğuk bir yanıt verdim. Ayşe, son zamanlarda ona annesini anımsatıyordu, sürekli işine yönlendiriyor, oyunlara zaman harcamasını eleştiriyordu. O da profesyonel oyunculukla para kazanma hayali kuruyordu, ama evlilikteki sorunlar artıyordu.
Mehmet yatağa yığıldı, horladı. Kapıyı kilitlemedi, belki Şirin geri döner diye. Ertesi sabah Dilek, eşinin kız kardeşi, sinirli bir sesle çaldı:
Tam çılgınlık! Çocuğu bana verdiniz, oysa o hâlâ dışarıda? diye bağırdı.
Mehmet Dur be! Evde değil! diye sallandı, ama Dilek tutup koluna çaldı, adam yere yığıldı.
Bir gün hepsini sayacağım! diye tehdit etti, yaralı kolunu tutup. Dilek, çocuk savunma kursundan mezun, çabuk bir şekilde Mehmeti yere serdi.
Çocuk nerede? Şirini nereye götürdün? Ben geliyorum! diye sordu Dilek, sesinde öfke.
Mehmet, Şirin dün akşam dışarı çıktı, teyze Leylaya gitti, diye yalan söyledi. Dilek, O da buraya gelmedi! Hadi bir yere bakalım! dedi, komşulara koştu. Komşuların hiçbiri Şirini görmemişti, herkes evinde kalmıştı, kar fırtınası yüzünden dışarı çıkamazdı. Dilek, Mehmeti bulmak için kapıyı çaldı, ama o hâlâ bilgisayarının başındaydı, oyunu oynuyordu. Dilek bağırdı:
İnsafsız! Çocuğu nereye attın? diye ağladı.
Polis geldi, Mehmetin üzerine kelepcek taktı. Sorguda polis, Bu çocukla ne yaptınız? diye sordu. Mehmet çaresizce Hiç bir şey yapmadım! dedi.
Dilek gözyaşları içinde, Şirinin eldivenini ormanda bulduklarını duyunca neredeyse bayıldı; o eldivenleri daha önce Dilek bir iş seyahatinde Şirine getirmişti. Eldivenler bulundukça Dilek yere yıkıldı, polis onu destekledi.
Polis, Henüz bir şey bulamadık, sadece eldiven var. Kar çok yoğun, iz bırakmıyor, dedi. Dilek sessizce kollarını göğsünde kavuşturup ağlamaya devam etti, Şirinin gülümsemesini aklında canlandırdı, Tanrıya dua etti.
Arama gece yarısına kadar sürdü, sonuçsuz kaldı. Daha sonra bir ambulans, bir doktor ve bir köpek geldi. Doktor Serkan, Kızımız bir süredir hastanede, kısmen donma vardı, ama canı diri, diye anlattı. Çakır adlı köpek, kar arasından Şirini bulmuştu. Serkan, Çakır sayesinde buradayız, ona minnettarız, dedi.
Dilek, Çakıra teşekkür ederim, o olmasaydı diye gözyaşları içinde konuştu. Serkan, Dileke bir kahve ikram etti, çünkü Şirin hâlâ uykulu ve ateş düşürücü ilaçlar alıyordu. Dilek, bir gün Şirini anneye söylemek zorunda kalacağını düşündü, ama artık annesi Ayşe de hastalıktan iyileşiyordu.
Şirin hastanede uyanınca, Dileke koştu, Teyzem, çok özledim! dedi, gözyaşları içinde Çakıra da bir kemik istedi. Doktor, Üst sol ayakta hafif donma var, pnömoni şüphesi var ama henüz belirgin değil, dedi. Serkan, Şirin güçlü bir kız, çabucak iyileşecek, diye umut verdi.
Ayşe, hastaneden taburcu olduğunda, Mehmet hâlâ gözaltında. Ayşe, “Artık boşanma sürecini başlatacağım,” dedi, artık bu çılgın evliliği bırakmak istedi. Dilek, Serkanla yakınlaştı, ikisi birlikte Şirin ve Çakırı evde büyütmeye karar verdiler. Şirin, Çakıra her zaman büyük bir kemik istedi, Dilek de mutlu bir anne gibi onunla ilgilendi.
Mehmet ceza almıştı, kısa bir hapis cezası, ama hala pişmanlık göstermiyordu. Hayatı bir türlü toparlayamadı, bir gün işyerinde bir şeyler söyledi, diğer çalışanlar ona bağırıp yumruk attı, Bir zamanlar saygın bir adamdı ama şimdi hiç saygınlık yok! dediler. Omurgası kırıldı, hastaneye kaldırıldı, hâlâ Şirini geri almayı denedi ama Ayşe artık ona inanmıyordu. Ayşe, Şirinin psikolojisini tedavi etmeye odaklandı, Dilek ise yeni bir hayata adım attı, Serkanla evlenmeyi düşündü.
Böyle bir hikayeydi, anlatırken içim ısınıyor, ama bir yandan da acı veriyor. Şirinin hayatı bir umutla ışıldıyor, ama babasının izleri hâlâ silinmemiş gibi. Umarım bir gün her şey düzelir.




