Dedeciğim, bak! — Lila burnunu camdan yapıştırdı. — Köpek!

Bugün, torunum Elif pencereden dışarıyı işaret etti. Dede, bak! diye bağırdı Köpek! Kapı önünde çamurlu, kara bir sokak köpeği belirdi.

Yine o pis sürüngen, dedim ayaklarımı ısıtmak için çoraplarımı giyerken. Üçüncü günden beri etrafta dönüyor. Git buradan!

Bir çubukla savruldum, köpek sıçradı ama kaçmadı. Beş metre geriye oturdu ve sadece izledi.

Elif, köpeği kovma! dedi, kollarımdan tutup çekti. Muhtemelen aç ve soğuktan titriyor.

Benim de işim var! Ta ki pireleri, hastalıkları bile! diye bağırdım, köpeği uzaklaştırdım. Kuyruğunu kıstı ve uzaklaştı. Ancak ben odadan çıktığımda, köpek geri döndü.

Elif, babası ve annesi ölümcül bir trafik kazasından sonra altı aydır benim evimde yaşıyordu. Ben, Ahmet Yılmaz, torunuma bakıyordum; çocuklarla pek iyi geçinamazdım. Sessizliğe, kendi düzenime alışmıştım. Fakat bir kız çocuğu var ki, geceleri ağlar ve Dede, anne babam ne zaman dönecek? diye sorar. Cevap vermek zor; ben sadece homurdar ve gözlerimi kaçarım. İkimiz de zor günler geçiriyorduk, kaçacak bir yer yoktu.

Akşam yemeğinden sonra, dizi izlerken daldığımda, Elif sessizce dışarı çıktı, elinde çorba kalıntılarıyla bir kase. Gel buraya, Kara, diye fısıldadı, köpeği adlandırdığı ismiyle. Güzel bir isim, değil mi?

Köpek yavaşça yaklaştı, tabağı yaladı, ardından başını ön ayaklarına koydu ve minnetle baktı. İyi kızsın, diye okşadım.

O günden sonra Kara, kapının önünde beklemeye başladı. Elifi okula götürür, okula dönerken ona eşlik ederdi. Ahmet Yılmaz dışarı çıktığında köydeki herkes buna haykırırdı: Yine sen! Ne kadar da sık sık! Ama Kara, Köpek havlar ama ısırmaz, diye öğrendi.

Komşumuz Seyit Mehmet, çitin yanında izlerken bir gün şöyle dedi: Ahmet, onu boş yere kovma.

Ne! Köpeğe diş ağrısı gibi bir şey lazım!

Belki de Tanrı ona bir görevin olduğunu gönderdi, diye ekledi. Ben yalnızca bağırdım.

Geçen hafta boyunca Kara hâlâ kapının önünde kaldı; yağmurda, karda, her türlü havada. Elif gizlice ona yemek getirmeye devam etti, ben ise gözümden kaçıyormuş gibi davranıyordum.

Dede, Karayı samanlıkta tutabilir miyiz? Orası daha sıcak, diye yalvardı akşam yemeğinde.

Hayır! Evde hayvanlara yer yok! diye çırptım.

Ama o

Yeter! Artık onunla bir daha uğraşmak istemiyorum!

Elif dudaklarını şişirdi, suskun kaldı. O gece uyuyamazken, sabah pencereye baktığımda Kara kar içinde kıvrılmış bir top gibi yatıyordu. İlahın önünde bir gün buluşacağız, diye düşündüm, içimde bir soğukluk belirdi.

Cumartesi günü Elif gölete kaymak için gitti; Kara da peşinden koştu. Elif buz üzerinde neşeyle dönüp dolaşırken, köpek kıyıda oturup izliyordu. Bak ne kadar iyiyim! diye bağırdı Elif ve gölete daldı. Buz ince bir ses çıkararak kırıldı ve Elif sulara daldı. Soğuk, karanlık su onu çekti; çığlıkları buz patlamalarıyla boğuldu.

Kara bir an durdu, ardından çığlıkların olduğu yere doğru koştu. Ben odun keserken köpeğin havlamasını duydum; köpek çatıya atladı, pantolonuma tutundu, beni kapıya sürükledi. Delisin mi? dedim şaşkınlıkla. Kara hâlâ ısırıyor, çığlık atıyordu. Elif! diye bağırdım ve daldım.

Kara beni izleyerek gölete doğru koştu; karanlık bir lekeyi gördüm, hafif bir ses duyuldu. Tutun! diye bağırdım, uzun bir çubuğu yakaladım, Tutun, torunum! Buz üzerinde sürünerek ilerledim, kırılan buz beni engelledi ama dayanabildim. Elifi ceketinden tutarak kıyıya çektim. Kara yanımda döndü, havladı, cesaret verdi.

Elif elleri mor, üşümüş bir şekilde beni izledi; ben ona karla bastım, dua ettim. Dede, fısıldadı, Kara nerede? Köpek yanımda oturuyordu, titriyordu, ya soğuktan ya da yaşadığı dehşetten.

Burada, diye hıçkırarak söyledim.

Bu olaydan sonra tutumum değişti. Karayı bir daha bağırmadım, ama hâlâ evin içine almadım.

Dede, neden? diye sordu Elif, O beni kurtardı!

Kurtardı, evet. Ama evimizde ona yer yok, diye bağırdım. İşte bu benim alışkanlığım!

Kendi içinde kızgın oldum. Neden? Kendimi doğru yapan bir şey değil miydi? Sırf düzen diyerek içimde bir kedi gibi tırmalayan bir his vardı. Komşum Seyit Mehmet çay içmeye geldi, lokma lokma bisküvi yerken konuştu:

Duydun mu? O köpeği bir şey iyi bir şey!

Evet, ben homurdadım.

Böyle bir köpek korunmalı, dedi.

Ben omzuma bir çuval koydum: Korunur. Koşulmaz.

Seyit başını salladı: Ahmet, onun hayati bir görev olduğu gibi sana bir şey anlatacak.

Ben sinirlendim: Bize yemek ver, yumruk atma!

Seyit suskun kaldı, ama gözleri bana baktı.

Kış geldi, fırtına şiddetliydi; evin dışı çamurla kaplandı, yollar göl gibi oldu. Ben yol temizlemekle meşgulken, Kara hâlâ kapının önünde bekliyordu; ince bir iskelet gibi, tüyleri dökülmüş, gözleri mat ama dimdik duruyordu.

Dede, bak ona, diye çığırttı Elif bir gün, Neredeyse ölmek üzere.

Kendi kendine seçti burayı, diye cevap verdim. Kimse ona zorlamadı.

Elif, o?

Yeter! Daha fazla aynı şeyden bahsetmekten bıktım. Köpeğimin peşinde!

Elif ağladı ve sessizce odasına koştu. Akşam gazete okurken bir şey fısıldadı: Kara bugün yok.

Ne? diye cevap verdim, gözlerimi gazeteden ayırmadan.

Gün boyu hiç görmedim. Belki hasta.

Belki de sonunda gitti. Orası onun evi.

Elif! Nasıl konuşabiliyorsun böyle?

Nasıl olması gerekiyorsa öyle, dedi, O bizim değil, ama ona bir şey borçluyuz.

Evet, borçluyuz! diye çırptım. Bu ev hayvanat bahçesi değil!

Elif gözyaşları içinde kaçtı odasına. Ben hâlâ masada oturuyordum, gazete artık elime geçmiyordu.

Gece şiddetli bir kar fırtınası yaşandı; ev sallandı, pencere camları çınladı, çatı çatıya çarptı. Ben yatağımda dönüp dururken Köpek havası diye düşündüm, kendimi eleştirdim: Bana ne fark eder? Zaten benim işim değil! Ama fark vardı.

Sabah rüzgar dindi, dışarı baktım; bütün sokaklar beyaza bürünmüştü, tek bir bank bir köşe boştu. Kapının önünde bir şey kara kararmış bir yığın gibi duruyordu. Sanırım çöp, dedim, ama kalbim yere çakıldı.

Kabanımı giydim, çizmelerimi giydim, dışarı çıktım; kar dizime kadar gelmişti. Kapıya ulaştığımda donuk bir şekil gördüm. Kara, karın altında hareketsiz yatıyordu; sadece kulakları ve kuyruğu görünüyordu.

Tamam, bir daha dayanmadı, dedim içimden. Birden bir şey kırıldı; köpek hafifçe hırıltıyla soluk almaya çalıştı, gözleri kapağını açamıyordu.

Ah, diye içimden mırıldandım, Neden gitmedin? Kara bir an titredi, sesimi duyar gibi oldu.

Yavaşça onu kaldırdım, hafif bir beden, sadece kemik ve tüy; hâlâ sıcak bir nabız vardı. Tutun, diye fısıldadım, onu evin içine taşıyarak.

Karayı eski bir battaniyeye, ocak başına koydum.

Elif! diye bağırdı kapıdan, pijamalar içinde. Ne oldu?

Karaya bir şey oldu, biraz ısıtmalı, dedim.

Elif hemen bir kâse ılık süt döktü, Hayatta mı? diye sordu.

Hayatta, dedim, Şimdi ısıtsın.

Kara yavaşça başını kaldırdı, sütü içti, sonra bir kez daha. Ben yanına oturdum, başını okşadım ve düşündüm: Ben ne kadar acımasız bir insandım? Neredeyse onu öldürmeye yaklaştım, ama o hâlâ buradaydı, bana sadık.

Elif bir kez daha gülümsedi, Şimdi biliyor musun, dede, gerçek bir aile ne demek?

Burada bir ders var, diye düşündüm, kalemimi kağıda koyarak. Hayat, sadece kendi düzenimizle sınırlı kalmayıp, savunmasız bir canı korumakla anlam kazanır. Sevgi, bir köşe taşı gibi sabitlenmez; ona çaba ve şefkat gerekir.

Bugün bir kez daha anladım ki, kalbimizdeki boşlukları doldurmak, bir hayvanın gözlerinde gördüğümüz sadakatle mümkündür. Bu, bana öğretti ki, kırılgan bir canı korumak, kendi gururumdan vazgeçmek demektir; ve bu, gerçek bir insan olmanın ölçüsüdür.

Rate article
Lifequest
Dedeciğim, bak! — Lila burnunu camdan yapıştırdı. — Köpek!