Damadımın Eşi Evde Telefonunu Unuttu. Telefon Çalmaya Başladı ve Ekranda Beş Yıl Önce Kaybettiğim Eşim’in Fotoğrafı Belirdi

Kızım evde telefonunu unutmuş. Telefon çaldı, ekranında beş yıl önce vefat etmiş eşimin, Hakanın bir fotoğrafı belirdi. Titreyen ellerimle mesajı açtım; kalbim bir anda sıkıştı, yıllardır içinde sakladığım evlilik ve aile dramı birdenbire gözlerimin önüne serildi.

Sabahın ilk ışıkları, evimin köhne mutfağındaki dantel perdelerden süzülen gibi sızıyordu. Yorgun ama hâlâ ayakta duran iki kahve fincanını, Hakanla kırk yedi yıldır paylaştığım sofranın üzerine her sabah aynı şekilde koyardım. Beş yıl önce cenazeyi yaptık ama hâlâ iki fincanı eksiksiz yerleştiriyor, eski alışkanlıkların bir kere daha çürümeye çalıştığını düşünüyordum. Yetmiş yaşındaydım; yas bir mobilya gibi kalbin odalarına yerleşir, kaybolmaz.

Fincanları yıkarken sıcak, sabunlu suyun içinde ellerim dalındayken bir vızıldama duyduk. Başta bir arı sıkışmış sanmıştım; burada eylülün sonlarında zaman zaman bu tür haşin misafirler görürüz, kışa yaklaşan arılar sıcaktan kaçmaya çalışır. Sonra ses tekrar etti, mekanik bir titreşimle. Ön kapının yanındaki ahşap şifonyer üzerinde bir telefon titreşiyordu.

Alâkadar bir şey mi? diye bağırdım, ellerimi önlüğümde kurulayarak. Kim bir şey mi unuttu?

Günlük ziyaretimizi iki gün önceden yapan damat kızımız Selin, otuz dakika önce evimizden ayrılmıştı. Her Salı geldi, sanki bir ritüel gibi; bir yandan bana bakıyormuş gibi, diğer yandan görgü kurallarını korumaya çalışıyormuş gibi. Selin her zaman kusursuz, düzenli birisiydi; alışveriş listesini renk uyumuna göre düzenler, saçını bir zerre bile hışırtmazdı.

Telefon bir kez daha titreşti.

Şifonyere yürüdüm, dizlerim bir an için protesto etti. Cihaz ekranı aydınlatılmış bir halde yüzümü bekliyordu. Nefesim boğazımda takıldı.

Hakanın yüzü ekranda gülümsüyordu.

Alışık olduğum fotoğraflardan biri değildi. Mor bir gömlek içinde, hiç tanımadığım bir yerde, gülüşü daha genişti. Bu fotoğraf bir gelen mesajın içinde eklenmişti.

Elim titredi, telefonu aldım.

İçime bir ses, Buna bakmamalıydın diyordu. Gerçekten de, mahremiyet sınırlarını çiğnemek benim için bir tabu. Ama o yüz, hâlâ canlı, genç, daha önceki yıllarda gördüğümden çok daha enerjikti.

Mesajın önizlemesi şu satırları gösteriyordu: Salı yine aynı saat, sayıyorum dakikaları, seni tutmak için sabırsızlanıyorum.

Oda hafifçe döndü. Şifonyere tutunup diğer elimle Selinin telefonunu hâlâ tutuyordum. Metin gözlerimin önünde boğazda düğümlenmiş, anlamı bulanık bir şekilde süzülüyordu.

Salı yine, aynı saat, dakikaları saymak Zaman damgası 09:47deydi, sadece birkaç dakika önce. Seline gönderilen bir mesajdı. Hakanın fotoğrafı eşliğinde.

Aklım bir anda binlerce ihtimalle doldu: Şaka mı, kötü bir oyun mu? Ama kim yapardı ki? Neden Hakanın fotoğrafını seçerlerdi?

Telefonu bırakmalıydım. Selinle konuşup telefonu alması gerektiğini söylemeliydim. Fakat yine de ekrana dokundum.

Selinin şifreyi hiç saklamadığını görmüştüm; bir sürü kez Oğlumuzun doğum günü ve Torunumuz Alinin okul açılışı gibi anlarda gördüm. Dört haneli şifre 1508, yani 15 Ağustos.

Şifre sorunsuz geçildi, mesajlar açıldı. Kişi sadece T olarak kaydedilmişti. Ama sohbetler ayları, belki yılları kapsıyordu. Yukarı kaydırdıkça tarihlerin bir bir aktığını gördüm.

Yarına kadar bekle, mor elbiseni giy. Gözlerim o elbiseyi çok seviyor, gibi cümleler vardı. Dün gece için teşekkür ederim, bir kez daha hayata tutunmuş gibi hissettiriyorsun, ve Kocan hiçbir şeyden şüphe etmiyor, biz güvendeyiz, gibi satırlar. Kocan dediği ise benim oğlu Mehmettü; on beş yıl evli, torunum Alinin babası.

Bu mesajları okurken, koca bir çam sehpası üzerine oturdum; Hakanın bana hediye ettiği, üç ay boyunca özenle oyulmuş meşe parçayı elime aldım. Elimdeki telefonun sıcaklığı, saklamak istemediğim sırlarla yanıyordu.

Erken mesajlar çok daha planlıydı. Her zamanki gibi aynı yerde. Çiftlik mükemmel. O hiç şüphe etmiyor. Eski kadını görmesin, o sandığından daha kurnaz, gibi bir not vardı.

Eski kadın tabiri benim olurdu.

Yazıları ilerlettikçe kalbim göğsümün içinde dövülüyordu. Sonunda bir mesaj dünyamı durdurdu.

Kabanlarından birini hâlâ kulübede tutuyorum. Onları atmalı mıyım yoksa hatıra olarak saklamamız mı iyi olur? diye bir soruya cevap bir hafta önceki mesajda gelmişti: Sakla. Onun gömlekleriyle uykuya dalıyorum, kokusu hâlâ yanımda. Bizim gibi, akşamları uçağın çatı katında oturmuş gibi

Telefon kolumu kaydırırken yere çarptı. O an inanamadım. Hakan ve Selin kocam ve damat kızım hayal edilemez bir aldatma, büyük bir ihanet. Tüm yaşamım bir anda karanlık bir perdeye gizlenmişti. Altta yatan zaman, Salı günleri ve Hakanın kardeşi George’in adıyla başlayan gizemli buluşmalar… George iki yıl önce vefat etmişti; doğrulama imkânı artık yoktu.

Telefonu tekrar elime aldım ve daha fazla mesaj okumaya koyuldum. Fotoğraflar vardı; ayrı bir klasörde gizlenmiş, keşfedilmesi zor. Hakan ve Selin, benzinlik önünde, çiftlik evinin arka bahçesinde, köprüde bir arada Çocukluğumun anılarını süsleyen bir dizi kare. Garajda, Selin Hakanın eski flanel gömleğiyle kahkaha atıyordu; tarih 07/2019, yani Hakanın kalp krizi öncesi beş ay.

Harun ölüm anında ne düşünmüş olabilirdi? Selindeki bir bakışta bile bir şeyler değişmişti.

Bir sonraki mesaj, Telefonunu mu unuttun? Mehmet benim telefonumu aradı, seni görmediğim için beni aradı. Ben ona markette olduğumu söyledim, telefonunu al ve ona geri dön, şüphelenmesin, dedi. T hâlâ aynı harfle devam ediyordu, ama Hakan ölmüştü.

Kimin olduğunu anlamak zorlaştı. Her bir satır bir kez daha beni içine çekiyordu. Gözlerim hâlâ ekrandaki son satırlara takılmıştı: Bu gece aynı kulübe, şarap getireceğim.

Eve dönerken, Selinin gümüş SUVsi yol kenarındaki çamlıkta belirdi, telefonun peşinde bırakıldığı yer. O an karar vermemi bekleyen sadece otuz saniye vardı: ya şok ve hayal kırıklığıyla ona yüzleşirdim, ya da sessiz kalarak daha fazlasını öğrenir, her bir ihaneti ortaya çıkartırdım.

Kapı çaldı.

Telefon hâlâ elimdeydi, gözlemlediğim anekdotları hatırladım; ardından bir mesaj daha belirdi: Seni seviyorum. Bu gece kulübede görüşürüz, şarapla geliyorum.

Ben kararımı verdim.

Geliyorum! diye bağırdım, sesi birden titiz bir şekilde sabit. Selinin telefonunu önlüğümün cebine sakladım, bir mutfak peçetesi aldım ve kapıyı gülümseyerek açtım. Selin, bir şey mi unuttun? dedim.

Selin, porsele bir zariflikle, Telefonum mu? Çok dağınık bir gün burada mı? dedi. Görünüşe göre bulamıyorum, diyerek hafif bir yalan ekledim ama içinde bir şeyler değişiyordu: gözlerinde artık bir hesapçılık, bir temkin, bir sır tutma isteği vardı.

Belki arabada kalmıştır, dedim, sesim hafif bir şaka gibi. Selin bir an düşündü, ama gözleri hâlâ gizli bir şey arar gibiydi.

Ben içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim; yas tutan eşe dönüşmemiş, kararlı ve soğukkanlı bir kadına dönüşmüştüm. Selin mutfağı ararken, elime bir kez daha telefonun ağırlığını hissettim. İçinde bir konuşma kaydı saklıydı; bir iki saat önce kulübede geçen konuşmalar

Telefonu açtım ve gizlice bir kayda başladı: Selin, içeri gir. dedi Tom, Selinin eski kuzeni ve aynı zamanda dedemin yeğeni, iki yıldır bahçede çalışan bir çiftçi. Bu iş çok riskli. Şu an içeri gir, ben pencereyi kapatıyorum.

Eve yürürken, eski bir kamera ile kaydettiğim görüntüleri izledim: Tom ve Selin, kulübeyi bir kez daha ziyaret etmiş, Bunu bir daha yapmayacağız demişti. Tom bir silah çekmiş, Selinin bakışları hâlâ soğuk ve keskin kalmıştı.

Ben bir anda aniden bir plan yaptım. Selin ve Tomu kulübede yakaladıktan sonra, dışarıda polis gelinceye kadar bir çatı üzerinde oturmuş, güvenli bir bölge oluşturmuştum. Şimdi hepsi bir plan, bir kurgu, bir trajedi içindeydi.

Polis gelince, Selin ve Tom tutuklandı, elleri kelepçelendi, Söyleyin, her şeyi söyleyin dediler. Ben de telefonun yanındaki T harfiyle başlayan konuşmayı, Hakanın ölümüne dair detayları, sigorta dolandırıcılığını, kulübeye taşıdıkları zehirli ilaçları ve son olarak köprünün altındaki kulübeye dair koordinatları rapor ettim.

Polis memurları, Selinin evine gitti, Baba Hakana kimin bulaştırdığını söyle dediler. Selin Benimle ilgili bir şey yok diyerek kaçarak bir çadırda saklanıyordu.

Mahkeme süreci hızla ilerledi. Selin ikinci derece cinayet ve sigorta dolandırıcılığına itiraf etti, 25 yıla hapis cezası aldı. Tom ise yardım suçlamasıyla 15 yıl hapis cezası gördü. Hakanın hayat sigortası, beş yüz bin TL, hâlâ hâkimiyetimizi koruyan bir miras gibi evimize döndü. Ben bu parayı çoğunlukla Alinin eğitimine yatırdım, geri kalanı çiftliği sürdürmek ve Mehmetin bakımı için ayırdım.

Bu süreçte en büyük zafer, ailemin yavaşça iyileşmesiydi. Mehmet, Selinin avukatıyla telefonla konuşarak Aliyi görmek istemiyorum dedi; fakat ben Aliye sarıldıktan sonra “Annemin hatalarını sana açıklamamız lazım” dedim. Ali hâlâ küçük bir çocuğu, anne sevgisiyle büyüyen bir kalbi var.

Akşam yemeklerini birlikte yiyip, eski fotoğrafları karıştırdık; Hakanın bana yazdığı son mektubu buldum: Sevgili Maggie, seni aldattım, senin yanında olmam gerektiğini bilseydim…. O satırlar gözlerimde yaşla birikti, ama aynı zamanda ona bir kapanış da getirdi.

Şimdi, sabahları karla kaplı tarlaları izlerken, çoban köpeğim Kıvılcım yan yana oturuyor, bir yandan kahvemizi içiyoruz. Ali pencere kenarında çikolatalı sıcak çikolata içiyor, Mehmet ise dışarıdaki kar topu oynuyor. Her şey eski gibi değil ama daha gerçek, daha sağlam.

Her şey nihayet yerli yerinde. Yaşlı bir kadının, kaybettiği her şeyi geri alamayacağını biliyorum, ama bir şey var ki, onu yeniden inşa edebiliyoruz: gerçeği, adaleti, sevgiyle dolu bir gelecek. Ve ben, bu köyde, bu çiftlikte, bir zamanlar kaybettiğim her şeyi hatırlarken, bir yandan da yeni bir umut buluyorum.

Bir de senin fikrin nedir? Bu durumda sen ne yapardın? Yorum bırak, konuşalım. Teşekkürler, bir sonraki videoyu da izlemeyi unutma!

Rate article
Lifequest
Damadımın Eşi Evde Telefonunu Unuttu. Telefon Çalmaya Başladı ve Ekranda Beş Yıl Önce Kaybettiğim Eşim’in Fotoğrafı Belirdi