2023YILBAŞI AKŞAMI
Ankara, Türkiye.
Dışarıda kalın, sessiz kar taneleri çatı penceresinin önündeki perdeyi örerken, mutfakta fırında pişmiş somonun kokusu ve masanın ortasında yan yana duran tarçınlı elma çubukları bir araya karışıyordu. Misafirler oturmuş, o anki kutlamanın sıcaklığı içinde kaybolmuş gibiydiler. Yanımda, mutfağa yakınımda oturan kızım Ayşe, kocası Murat, Muratın ailesi, kuzeninin bütün eşi ve bir de hiç tanımadığım İzmirden gelen teyze vardı. Toplam on bir kişi ve ben.
Masanın son köşesinde, şöminenin yerine daha çok mutfak ocağına yakın bir yerde oturmuştum. Bu bana bir şey söylemek istemiş olmalı ama uzun yıllar önce oturma düzenine fazla takılmamayı öğrendim. Ben sadece burada bulunmaktan mutluyum, diye kendime tembihledim.
Yemek yarı yarıya geldiğinde Ayşe çatalını masaya koydu. Önünde o tanıdık ifade belirdi: Kararının kesin olduğu bir anı. Onu hem on altı yaşındayken baseball oynamayı bıraktığını, hem yirmi iki yaşındayken evlenmekten önce Muratla birlikte yaşamaya karar verdiğini duyduğumda tanıdığım bir bakıştı.
Ayşe doğrudan gözlerime baktı.
Anne, sesindeki kararlılık odayı saran sohbeti bir anda kısıp durdurdu, senin ihtiyaçların her zaman en sonda kalır. Kocamın ailesi önce gelir.
Sözler havada asılı kaldı, ince bir duman gibi.
Murat, yanındaki koltuğa yaslanmış, sadece hafif bir baş sallamıştı. Evet, demişti sanki sadece tuzu bana uzatması gibi basit bir şey söylemişti.
Masada bir sessizlik çöktü. Çatallar hareketsiz, bir bardak bir tabağa çarptı, Muratın annesi ellerine bakıp durdu, kayınbiraderinin eşi aniden peçeteye odaklandı. Kimse bir şey söylemedi.
Ayşe ise hiç tereddüt etmedi, sözüne ekleme yapmadı, Ben niyetim öyle değildi ya da Sen ne demek istediğini biliyorsun diyerek yumuşatmadı. Sadece sakin bir pazar sabahı gibi oturmuş, cevabımı bekliyordu.
Su bardağımı elime aldım, elimin titremediği beni şaşırttı. Yavaşça bir yudum aldım, tekrar masaya koydum ve ona bakarak:
Biliyorum, dedim iki kelimeyle.
Bundan sonra tartışmadım, açıklama istemedim, gözyaşı dökmadım, ayağa kalkmadım, sahne yaratmadım. Sanki yarının yağmurunu duyuran birine Evet, yağmur yağacak demek gibi durumu onayladım.
Odada bir rahatsızlık dalgası yayıldı. Birkaç kişi oturduklarını kaydırdı. Muratın babası boğazını temizleyip havadan bir şeyler söyledi, Texasten gelen teyze birden tatlıya bakmak için mutfağa yöneldi.
Ayşe ise geri adım atmadı, özür dilemedi, rahatsızlık da göstermedi. Çatalını tekrar alıp, bir akşam yemeği programını ilan etmiş gibi yemeğine devam etti.
Şimdi size bir soru soruyorum:
Şu an bu satırları nereden okuyorsunuz? Saati kaç? Yorum bırakın ve söyleyin.
Eğer bu hikâye size çok yakınsa beğen butonuna basın, abone olun; çünkü bir anne sonunda dizlerini bükmeyi bıraktığında ne olacağını tam olarak göstereceğim.
Masada kalmaya karar verdim. Hemen çıkmak durumu daha da kötüleştirirdi. Ben, öfkelenip kaçan bir kadın değilim. Dayanmak, ortamı yumuşatmak, diğerlerinin rahat etmesini sağlamak için büyüdüm; içimde parçalanırken bile.
O yüzden oturdum.
Muratın annesi yeşil fasulyeyi övdüğünde gülümsedim. Muratın erkek kardeşi oğlunun basketbol takımından bahsettiğinde başımı salladım. Tatlı bittiğinde tabakları toplarken Ayşenin kocası Muratın sözüne gülümseyerek yardımcı oldum.
Fakat içimde bir şey değişmişti.
Kırılmamıştı; çatlamamıştı; sadece yerinden kaymıştı. Uzun yıllardır yanlış konumda duran bir kemik nihayet yerine oturdu. O rahatlama öyle keskin ki neredeyse acı gibi hissettirdi.
Veda ederken Ayşe beni kapıya kadar yürüttü. Alnından bir öpücük vererek, Dikkatli sür, anne, dedi; Yollar kötüleşiyor.
Olur, dedim.
Kapıyı kapattı, ben ise verandada bir an durup içeriye doğru gelen neşeli sesleri dinledim. Kar, ceketime ve saçlarıma yapışmışken arabama yürüdüm, koltuğa oturdum, motoru çalıştırdım, ısıtmanın gelmesini bekledim.
İşte o an geldi.
Öfke değil, hüznüz değil.
Bir netlik.
Yirmi altı yıldır bu kızı büyütmek için her şeyimi harcadım. Çene teli için iki vardiya çalıştım. Gece ofis temizliğine gittiğimde kızım softbol oynasın diye ekstra para harcadım. Mezuniyet turu için haftalarca ramen yedim. Üniversite, araba, ameliyat, ev için para ödedim.
Hiç tereddüt etmeden, puan tutmadan, bir kez Bana borçlusun demeden yaptım. Çünkü anneler böyle yapar, ya da benim de öyle düşündüğüm gibi.
Fakat bir noktada bu cömertlik ona istemediğim bir şey öğretmişti. Ben her zaman orada olacağım diye düşündü. Evet demeyi alışkanlık hâline getirmişti; ihtiyaçları, benimsediği bir sonsuz çukur gibi görünmüştü. Kendi ihtiyaçlarım bir kenara itilmişti.
En kötü kısmı neydi? Bunu herkesin önünde yüksek sesle söylemişti ve kimse beni savunmadı. Ne Murat ne ailesi ne de Ayşe; sözleri duyan herkes aynı düşüncedeydi.
Boş bir kış akşamı evime dönerken direksiyonu iki elimle kavradım, onun sözlerini bir kez daha kulaklarıma kazıdım:
Senin ihtiyaçların her zaman en sonda kalır.
Yoğun kar yolu neredeyse görüşü engelliyordu, ama ben umursamıyordum. Sürücüyü tutmuş, sileceklerin ritmi kalbimin atışıyla uyumlu bir melodi yakaladı.
Eve vardığımda ışıklar kapalıydı. Yılbaşı ağacının ışıkları zamanlayıcı sayesinde söndü, kapıyı açtım, lambaları yakmak bile zahmet değildi. Karanlık oturma odasında, köşedeki ağacın siluetini izlerken gerçekliğin kar gibi çökmesini izledim.
Kızımı sevgiyle büyütmüştüm, ama kendimin eksik olduğunu da kabul etmeliydim.
Koltukta oturdum, dışarıdaki soğuğu hâlâ üzerimde hissettim, ağlamadım, kimseyi aramadım, televizyonu açmadım, ağrıdan kaçınan şeyleri yapmadım. Sadece oturdum ve karar verdim.
Yüksek sesli bir karar vermedim; bir drama sahnesi çizmiyorum. Sessiz, sabit bir karar; on yıllardır verdiğim ilk gerçek seçim.
Artık bunu tamir etmeyecektim. Kendimi açıklamayacaktım. Onu ikna etmeye çalışmayacaktım.
Yeter ki dinlemiş olsun.
O gece uyumadım. Nasıl uyuyabilirim ki?
Karanlık odada oturup şafak ışıklarını beklerken, her şeyin nasıl başladığını düşündüm. Her şeyin nereden çıktığını.
İşte o an her şey değişti.
Ayşe dört yaşındayken, omzundan bile taşıyabilecek bir küçüklükteydi. Babamla birlikte yirmi üç yaşındayken tanışmış, yirmi beşinde evlenmiş, Ayşe doğduğunda her şeyin yolunda olacağını sanmıştık.
Yanılmıştım.
Babam bir hayalperestti. Her zaman bir sonraki büyük fikri vardı ama hiç birini tam anlamıyla gerçekleştiremezdi. Daha sabit bir iş bulurum, Ayşeye daha çok zaman ayırırım, diye vaat ederdi. Her seferinde inanırdım, ta bir gün durduğumda
O an Aurorada, Dörtyol Caddesindeki bir marketin arkasında gerçekleşti.
Öğle tatilimde onunla buluşmamı istemiştim; faturalar, geciken kira, elektrik şirketinin son uyarısı; Ayşenin yeni ayakkabısı üç ay önce alınmıştı ama artık küçük kalmıştı.
O, tanımadığım bir arabayla, Nevada plakalı, eski bir sedanla yirmi dakikalık gecikmeyle geldi. Arabadan inmedi, camı indirdi, yorgun gözleri bana baktı.
Artık yapamıyorum, dedi.
Elimde Ayşenin elini tutuyordum, o çantamdan bir kurabiye yiyor, dünyasının bir anda ikiye bölüneceğinden habersizdi.
Yapamıyor musun? diye sordum, zaten biliyordum.
Bu, dedi, babalık, evlilik, hepsi. Ben buna uygun değilim. Başaracağımı düşündüm, ama değilim.
Peki ne demek istiyorsun? diye sordum.
Şimdi gidiyorum, şimdi. dedi.
Ayşe bana elini uzattı, ördekleri görmek istediğini söyledi. Bir dakika bekle güzelim, dedim, ona bakıp baktım.
Nereye gidiyorsun? diye sordum.
Önemli mi?
Belki ona.
Ayşeye bir bakış attı, iki saniye sürdü, sonra gözlerini kaçırdı.
Lütfen ona söyle, özür dilerim, dedi.
Camı kapattı, aracını geri vitese taktı ve o anda çıkıp gitti, sanki sadece bir işini hallemiş gibi.
Ben, arabası uzaklaşana kadar izledim.
Ayşe yine elimi çekti.
Anne, şimdi ördekleri görebilir miyiz? diye sordu.
Evet, canım, dedim, biraz bekleyelim.
O günün gerçeğini ona hiç söylemedim. Yaşlandığında babasını sorunca, gitti, geri dönmez demiştim. Onu asla kötülememiş, suçlamamıştım. Ancak ben onu taşıyan tek kişi oldum.
İşte bu, o kara günlerde bana kalan tek mirastı: faturalar, kira, geçim sıkıntısı, yalnızlık.
Gece yarısı bir çağrı geldi; Muratın annesi, Muratın babasının hastaneden çıkması gerektiği, sigortanın bir kısmını reddettiği, 40bin lira eksik olduğu söylendi. Yardım eder misin? diye sordu.
Anne, senin ihtiyaçların en sonda, diye geçirdiği söz aklıma çarptı.
Telefonun diğer ucunda bir sessizlik, ardından Ayşe nefesini tutar gibi bir iç çekiş
Anne, ben sadece seni suçlamak istemedim, dedi. Sadece bir kez daha görmedik bir şey var: Benim de bir sınırım var.
Şimdi ne istiyorsun? diye sordum.
15bin lira. Kısa bir açıklama, seni kırmak istemiyorum ama babam için dedi.
Elimi kavradım, su şişesini sıkıca tutuyordum. Bu sefer hayır diyorum, dedim.
Sözüm havada asılı kaldı, bir kez daha o karanlık akşamı hatırladım. 26yıllık fedakârlığın bir bedeli vardı; ben çiçek gibi solmuş, ama çiçeği bile hatırlamıyordum.
Telefonu kapattım, bir kokteyl gibi soğuk bir serinlik hissettim; bir özgürlük dalgası.
Birkaç gün sonra, Murat ve ailesi, hastaneyle bir ödeme planı yaptılar, Muratın annesi bir kısmını ödedi, kalanını ise birikimlerinden buldu. Ben bir kez daha, İşte gördüğünüz gibi, kendi yolunuzu çizebilirsiniz, dedim içimde.
Ayşe, Anne, beni anladım, dedi bir akşam; Sana bir kez daha teşekkür ederim, ama artık bir şeyler değiştireceğim, dedi. Kabuğum yumuşadı, çığlık yerine bir fısıltı vardı.
Birkaç gün sonra, ben de resmi işten ayrıldım. Yirmi yıl süren çağrı merkezindeki işi bıraktım, birikimlerim birikmişti, yeni bir hayat için yeterliydi. Çalışanlarım bir pasta ve kartlarla veda etti; Seninle ne yapacağız? diye sordu, ben sadece Yaşamak, diye cevap verdim.
Ayşe, bir hafta sonra yanımda oturdu, bir kez daha Anne, senin bu kararını neden alıyorsun? diye sordu.
Çünkü artık kendimi hatırladım, dedim. Çünkü ben de bir insanım, ihtiyaçlarım var, sınırlarım var. Seni seviyorum ama bana da kendim için bir yer lazım.
Ayşe gözlerini kaçırmıyordu. Ben de bunu öğrendim, dedi. Kendime bakmayı, sorumluluk almayı, senin gibi bir gün olmamayı.
Beraber çay içip, pencereden yeni bir baharın renklerini izledik. O an, 26yıllık bir döngünün sonunda, ben kendi hayatımı yeniden şekillendiriyordum.
Şimdi bir sorum var: Senin yerinde olsam ne yapardın? Birinin sen en sonda gelir dediği anda nasıl cevap verirdin? Yorumlarda paylaş.
Eğer bu hikâye senin kalbine dokunduysa, beğen ve abone ol. Unutma, kendini önceliklendirmek bencillik değil, hayatta kalmaktır. Ben artık kendimi seçtim; bir daha geri adım atmayacağım.




