Anna Petron’un hastane bahçesinde oturduğu bankta gözyaşları döktü. Bugün 80. yaşına bastı ama ne oğlu ne de kızı yanına gelerek kutlama yapmadı.

Eskiden bir zamanlar, Yalovanın huzurlu bir hastane bahçesinde, Aysel Çelik bir bankta oturmuş gözyaşlarını tutamıyordu. Bugün seksen yaşını doldurmuştu; ne oğlu, ne de kızı ona uğramış, ne de doğum günü mesajı getirmişti. Ancak yan odasındaki hasta komşusu Fatma Şahin, bir kutlama sözcüğü söyleyip ufak bir hediye bile vermişti. Hatta görevli hemşire Emine, Aysele doğum günü şerefine bir elma ikram etmişti. Kaplıca tesisi ortalama bir yapıydı; personel ise çoğu zaman kayıtsız kalıyordu.

Herkes bilirdi ki, bu tür yerler yaşlıları bir ömür boyu sürecek bakım için, onları zorlayacak çocukların bir tercihi olurdu. Ayselin oğlu, ona dinlen ve tedavi ol diyerek getirmişti, gerçekte ise sadece torununa bir engel olduğundan sıkıntı duyuyordu. Ev, aslen Ayselin mülküydü; oğul daha sonra ona bir bağışta bulunması için imza attırmıştı. Kağıtları imzalarken, evde yaşadığın gibi burada da yaşayacaksın diye söz vermişti; ama gerçek başka bir sahneye dönüştü. Ailesi bir anda Ayselin evine taşındı ve damat kızla bir baş döndürücü çekişme başladı.

Damat kız, daima memnuniyetsizdi; banyoyu dağınık bırakarak temizlik yapmaz, pek çok eksikliği göz önüne getirirdi. Başta oğlu Ayselin yanını tuttu, ama zamanla sessiz kalmayı bırakarak bağırmaya başladı. Bir gün Aysel, odada bir şeyler fısıldandığını fark etti; kimse odaya girince aniden susuyordu.

Sabah olunca, oğlu ona dinlenmen ve tedavi olman lazım diye konuştu. Aysel gözlerine bakarak buruk bir sesle sordu:
Beni bir huzurevine mi bırakıyorsun, evlat?
Oğul kızarıp, utanarak yanıtladı:
Ah anne, bu bir sanatoryum. Bir ay burada kalacaksın, sonra tekrar evimize döneceksin.
Ayseli hemen oturdu, kağıtları imzaladı ve aceleyle gitti. Bir kez geri geldi; iki elma, iki portakal getirdi, nasılsın? diye sordu, tam da soruyu bitirirken bir yere kayboldu.

İkinci yılını burada geçiriyordu ve bir ay geçince de hâlâ geri dönmedi. Ev telefonunu aradı, ama tanımadığı bir sesle karşılaştı. Oğlunun evi sattığını, nerede olduğunu bir türlü öğrenemediğini öğrendi. Aysel birkaç gece ağladı; evine geri dönmeyeceklerini, gözyaşlarını artık akıtamayacağını biliyordu. En büyük acısı, bir zamanlar kızıyla arasındaki kırgınlığı, oğlunun mutluluğu için yarattığını düşünmesiydi.

Aysel köyde doğmuş, orada aynı köydeki sınıf arkadaşı, Petru adlı bir delikanlıyla evlenmişti. Küçük bir evleri, bir çiftlikleri vardı; geçim sıkıntısı çekmezlerdi. Bir gün şehirden bir komşu, onlara şehirdeki hayatı, yüksek maaşları ve hemen verilen konutları anlatmıştı. Petru da bu hayallere kapıldı, Hadi, gitsek dedi. Tüm birikimlerini sattı, şehre gitti. Komşunun sözünü tutmasıyla hemen bir daire aldılar, mobilya alıp eski bir Zonguldak otomobili de aldılar. O araba, Petruyu bir kazaya sürükledi.

İkinci gün hastanede, Petru vefat etti. Cenaze sonrası Aysel iki çocuğu bir başına kaldı. Gece geç saatlere kadar apartman girişlerinde temizlik yapıp, çocuklarını geçindirmeye çalıştı. Çocukların büyüyüp ona yardım edeceğini düşündü, ama hiç olmadı. Oğlu bir kez başı belaya girdi; para borç alarak mahkum olmaktan kurtulmaya çalıştı, iki yıl boyunca borcunu ödeyerek geçindi. Kızı İrem evlendi, bir çocuk sahibi oldu. Bir yıla kadar her şey yolundaydı; sonra oğlu sık sık hastalanmaya başladı. Aysel işi bırakıp ona hastane ziyaretlerine gitmek zorunda kaldı. Doktorlar uzun süre teşhis koyamadı; sonunda tek bir araştırma enstitüsünde tedavi edilebilecek bir hastalık olduğu ortaya çıktı. Bekleme listesi uzundu. İrem hastane yolculukları sırasında evlendiği adamın kocası da ayrıldı; geride bir daire kaldı. Hastanede, aynı hastalığı taşıyan bir dul adamla tanıştı. Birbirlerine ilgi duymaya başladılar ve birlikte yaşamaya karar verdiler. Beş yıl sonra, o adam da hastalandı; ameliyat için para gerekiyordu. Ayselin birikimi vardı, o da oğluna daire için peşinat olarak vermek istedi.

Fakat kızı İrem, başka birine para harcamak istemedi; kendi oğlunun daha çok ihtiyacı olduğunu düşündü ve reddetti. İrem, annesine derin bir kırgınlıkla Artık beni annen olarak görme, zor zamanlarımda bile bana dönme diyerek veda etti. Böylece yirmi yıl boyunca birbirlerinden kopuk kaldılar.

İremin kocası iyileşti, çocuklarıyla birlikte deniz kenarına taşındılar. Aysel geriye bakıp, geçmişi tersine çevirebilse de, yapmayacağını düşündü; geçmişi geri getirmek mümkün değildi.

Aysel yavaşça banktan kalkıp, kaplıca tesisine doğru yürümeye başladı. Bir anda çocuğu seslendirdi:
Anne!
Kalbi çarptı, yavaşça döndü. Düşen bacağını tutmaya çalışan İrem, neredeyse düşmek üzereydi; koşarak yanına gelen kız kardeşi onu yakaladı.
Sonunda seni buldum Kardeşim adres vermek istemedi. Ancak ona dava açarak daireyi izinsiz sattığını bildirdi, o da birden sessizleşti

Bu sözlerle birlikte binaya girdiler, lobideki koltuğa oturdular.
Beni affet anne, bu kadar uzun zamandır seninle iletişim kurmadığım için. Önce kırgınım, sonra erteledim, utanıyordum. Geçen hafta bir rüyamda seni gördüm; ormanda yürürken ağlıyordun.
Ben ayağa kalktım, içimde bir ağırlık hissettim. Kocama her şeyi anlattım, Seni dinle ve barış. Ben buraya geldim, ama buradaki herkes seni tanımıyor dedim.
Adresi uzun uzun aradım, sonunda buldum. Şimdi buradayım. Hazır ol, benimle gel. Biliyorsun, büyük bir evimiz var, deniz kenarında. Kocam da, Anne hasta olduğunda, onu buraya getir. dedi.

Aysel, kızına minnetle sarıldı, gözyaşları döküldü; fakat bu sefer sevinç gözyaşlarıydı.
Babanı ve anneni anarak, Allahın sana verdiği bu yeri uzun ömürle doldur.

Rate article
Lifequest
Anna Petron’un hastane bahçesinde oturduğu bankta gözyaşları döktü. Bugün 80. yaşına bastı ama ne oğlu ne de kızı yanına gelerek kutlama yapmadı.