27 Ağustos 2024
Bugün yine aynı iç çekişle kalemi elime aldım. İçimde birikmiş ağırlık, kelimelere döküldükçe hafiflecek miyim, bilemiyorum.
Baba gerçekten mi? diye seslendim, içinde bir fırtına kopan büyük kızım Elifin (benim) sesi titredi.
Ne demek istiyorsun? dedi o, göz göze bakmaktan kaçınarak.
Sen bizim yanımızdan ayrılıyorsun ve o kadın benden bir çocuk bekliyor, dedi.
Oda bir anda ağır bir sessizliğe büründü. Annem, Ayşe, boşluğa bakıyordu; gözleri hüzünle yanmıştı. Küçük kız kardeşlerim Zeynep ve Derya birbirine sarılmış, bu korkunun içinde bir dayanak arıyorlardı.
Evet sonunda iç çekerken söyledim. Doğru. Hayatımın yoluna devam etmem gerekiyor.
Devam mı? patladı Elif. Kiminle? Yaşımda bir kızla mı? Bizi hor gören, annemi aşağılayan bir kadınla mı? Yirmi iki yıl evli olduktan sonra nasıl olur baba? Hepsini o sana yaptıysa?
Başımı öne eğdim. Utanç içindeydim, ama duracak kadar güçlü değildi. Meral, bana gençliğini ve yalanlarını özenle örerken, 25 yaşındaydı; neredeyse benim kızımın yaşıydı. Kaba, küstah, sesini yükselten bir kadın; herkesin önünde bağırarak ilan etti:
Ben onun geleceği, siz ise sadece geçmişsiniz. Kabullanın.
Ayşe sessiz kaldı. Kalbi artık savaşacak gücü kalmamıştı. Yıllarca süren sevgi, uykusuz geceler, her şeyini ona verdikten sonra, o gitti; annemi acıyla, üç çocuğuyla yalnız bıraktı.
Aylar geçti. Gerilim gün geçtikçe arttı. Meralin annemi sürekli aşağılamasını izleyen Elif dayanamayıp bağırdı:
Sen hiçbir şey değilsin! Asla ailemizin bir parçası olamazsın!
Meral telefonunu çıkarıp, her anı kaydetmeye başladı, skandal vaat ederek tehdit etti.
Birkaç hafta sonra mahkeme davetiyesi geldi: Baba, kızına karşı maddi ve manevi zarar davası açmıştı. Sevdiği kadına karşı.
Nasıl yapabildin baba? fısıldadım mahkeme salonunda, gözlerim dolu. Ben senin kızınım, hep sana hayran oldum, seninle gurur duydum Şimdi bunu bana mı yapıyorsun?
Merale saygı duymalısın diye soğuk bir sesle yanıtladı o, sevgilisinin elini tutarak.
Anne kenarda oturmuş, dudaklarını ısırıp kan suyundan bir damla damlatıyordu. Küçük kardeşler sessizce ağlıyordu.
O gün, babamı son kez gördük. Bir daha babamı göremeyeceğimiz an oldu.
Sahtelik ve gençliğin sahte ışıltısı yüzünden sadece ailesini değil, kendini de kaybetmişti. Kızlar annemle kaldı. Çocukluklarını çok hızlı bir şekilde geride bıraktılar; acıların öğretisiyle büyüdüler: Gerçek aile kanla değil, kalple kurulur.
Yıllar akıp geçti. Ayşe hâlâ dimdik ayakta; yalnızlığın içinde bile onurunu koruyor. Kızlar kendi hayatlarını kurdular, birer kadın oldular.
Meral ise bir gün çıktı hayatımızdan. Tüm parasını, evini, gücünü aldı; geriye hiçbir şey bırakmadı; sadece küçük bir çocuğu ve boş bir ruhu kaldı.
Bir akşam, gri saçlı ve yorgun bir adam olarak geri döndü; bakışları, her şeyini kaybetmiş birininki gibi donuktu. Kapının önünde durduğumuzda, uzun bir süre sessizce bana baktı; gözlerinde cevapsız bir soru yankılandı:
Bizi nasıl ihanet edebildin baba? Başkasını bizim üzerimizden nasıl koydun? Sahip olduğumuz her şeyi nasıl yıktın?
Ben cevap vermedim. Sadece başımı eğdim.
Ve o an, aramızdaki sessizlikte yalnızca bir şey kaldı; ölmediği sürece var olacak tek şey: Acı ve geç kalmış pişmanlık.




