Sabahın erken saatlerinde, yeni bir hayatın kapısını aralamak üzere Ankaradan İstanbula gitmek için hazırlanırken, sütçü Defne Aras uçağa yetişemeyince kalbi bir çarpıntı gibi atıyordu; ilk kez tatile çıkacaktı. Tam da o anda, yol kenarında kırmızı bir lüks Mercedes fren yaptı, ses bir anlığına etrafı doldurdu.
Pazartesi, Konyanın geniş, güneşle yanıp tutuşan, tarlaların arasında yükselen tarım kooperatif binasının salonu, titreşen bir bal peteği gibi uğulduyordu. Toplantı sonu gelmişti; çoğu çalışan düşüncelerini zaten akşamki işlerine kaydırmıştı. O zaman, kırk beş yaşında, her daim düzenli kareli gömleğiyle göze çarpan, sağlam bir adam olan yönetici Veli Şemsettin, elini kaldırarak sessizliği istedi.
Bakışları sıralara süzüldü ve Defnenin üzerine takıldı. Defne, gözlerini aşağıya indirmiş, sanki duvara karışmak istercesine bir köşede oturmuştu. Dikkat çekmekten kaçınan bu kadın, bu anı hiç sevmezdi.
Defne Hanım, lütfen gelin dedi Veli Şemsettinin sesi beklenmedik bir naziklikle çaldı.
Kısa boylu, yorgun ama sevgi dolu gözleri olan Defne yavaşça ayağa kalktı. Salonun içinde hafif bir fısıltı dalgası yayıldı. Başkana yaklaştıkça, iş gömleğinin kenarını sinirle çekti. Veli Şemsettin gülümseyerek ona parlak, cilalı bir zarf uzattı.
İşte bu size, Defne Hanım diye bağırarak herkesin duyabileceği bir sesle söyledi, ardından sesini alçaltıp fısıldadı: Hak ettiğiniz bir şey bu. Hayatınıza bir tutam sihir katalım.
Zarfı alırken elleri titredi. Kapak hafifçe aralandığında, içindeki para ödülü beklentisinin aksine, gökkuşağının tüm renkleriyle parıldayan bir broşür çıktı; kırmızı kumlu, mavi sularla bezenmiş bir güney otelinin tatil paketi. Deniz ve beyaz kumsal fotoğrafı, sanki başka bir dünyadan bir rüya gibiydi.
Veli Şemsettin ben ben bunu hak etmedim diye ağlayarak sesini kesti.
Hak edersiniz ve almanız gerekir! diye kararlı bir sesle yanıtladı, çalışanlara dönerek ekledi: Bu yıl Defne Hanım, bizim için bir ömür boyu süren bir kahramanlık gösterdi. Çiftliği ayağa kaldırdı, her şeyi baştan aşağı iyileştirdi!
Salon, onaylayan bir çınlama ve şirin takılmalarla çalkandı.
Bakın, aşk ve güvercin yeni bir versiyon! diye esprili bir muhasebeci bağırdı.
Traktör şoförü Yaşar Çetin, Defneye hayranlığını gizleyemeyerek bağırdı:
Ah, bir beyaz atlı prens bekle, Defne! Onu senin için!
Biri hemen ekledi:
Umarım at gece kaymaz, geçen seferki şirket partisi gibi!
Salon bir kez daha kahkahalarla çınladı. Defne, saçlarının diplerine kadar kızarıp, herkesle birlikte gülüyordu. Bu kaba espriler, artık onun için bir aidiyet işaretiydi; burada kabul edildiğinin bir kanıtıydı.
Ve bu sadece başlangıç diye göz kırpıp ekledi Veli Şemsettin. Toplantı sonrası muhasebe birimine uğrayın. Orada güzel bir prim var. Kıyafetleriniz için!
Defne, ellerinde değerli zarfı sımsıkı tutarak yerini aldı, deniz fotoğrafına bakıp gerçek olduğuna inanamadı. Tanrım, gerçekten bir mucize mümkün mü? diye düşündü.
Akşam olduğunda, iş günü biterken, çiftliğin ona sağladığı kulübede, hafif bir rüzgar çimlerin ve yeni sağılmış sütün kokusunu taşıyordu. Bir yıl önceki hayatı bir anıyı andırıyordu; o zamanlar, tıp fakültesi mezunu, büyük şehirde kariyer hayalleri kuran genç bir kadındı. Gürültülü sokaklar, dersler, dostluklar, uykusuz geceler
O zaman Poyraz Yıldız adlı çekici, zeki bir mühendisle tanışmıştı; sanki o da onun mutluluğu olmuştu. Ancak zamanla romantizm söndü; önce hafif ufak ima, İşe ne gerek var? Ben sağlayacağım, sonra talepler, sonrasında öfkeler ve bir gün bir kavgada Poyraz, bir çorba tuzunu fazla eklediği için Defneye yumruk attı. Defne ağladı, Poyraz özür diledi, o da affetti; bu, korkunç bir döngünün başlangıcıydı.
Her şey, soğuk bir kış gecesinde bitti. Bir tartışmadan sonra, tek pijama ve terlikle dışarı fırladı; kar, acı ve korku sadece onu çevreledi. Hastanede uyanınca, yanında Gülten Şahin, ölen bir gazinin eşi, ona yeni bir köyde, Yeniçötede bir yaşam önerdi.
Defne, çiftlikte çalışmaya, öğrenmeye, hatalar yapmaya başladı ama asla pes etmedi. Zamanla köy halkının bir parçası haline geldi; Yaşar Çetin bile onun şarkılarına eşlik eden bir bağlama çalıcısı oldu. En zorlu kışlardan birinde, kar fırtınası elektriği kesti, yeni doğmuş buzağılara sıcak tutmak için evini açtı; bir geceyi saman, süt ve insan ellerinin sıcaklığı içinde geçirdi.
Bu fedakarlık, Veli Şemsettinin ona sadece bir prim değil, gerçek bir mucize vermeye karar vermesine yol açtı.
Tatildeki hazırlıklar bir masal gibiydi; zarfın parasından alınan yeni kıyafetleri denerken, kendine gülümseyen bir kadın gibi hissetti. Arkadaşları taksiyle şehirde gitmeyi önerdi, ama o tasarrufçu yanıyla:
Sorun değil, otobüs de yeterli; daha ucuz ve tanıdık.
Yolun ortasında otobüs bir anda ormanda bozuldu, cep telefonu sinyali de koptu. Defne, valizini tutarak yol kenarına çıktı; içinde tanıdık bir panik dalgası yükseldi. Her şey yine tezgah altına inecek, diye düşündü, gözyaşlarını tutmaya çalıştı.
Tam o anda, virajın arkasından siyah iki araç ve aralarında parıltılı bir arazi aracı çıktı. Araç yanına yaklaştı, kaskalı bir adam, kaşmir bir palto içinde, yumuşak ama kararlı bir sesle sordu:
Bir şey mi oldu? Neden ağlıyorsunuz?
Defne, şaşkınlıkla ona baktı, olayın ne kadar beklenmedik olduğunu anlamaya çalıştı.
Adam kendini Alpar Demir olarak tanıttı; bir iş gezisi için özel bir uçakla güneye gidiyormuş. Eğer korkmazsanız, size bir yer sağlayabilirim, dedi.
Defne, bir anda duraksadı. Özel bir uçak? Tıpkı bir film sahnesi gibi. Nasıl teşekkür edebilirim bilmiyorum diyerek gözyaşını mendiline sildi.
Oturun, diyerek kapıyı açtı Alpar.
Bir saat içinde, Defne konforlu koltukta, pencereden altındaki beyaz bulutları izlerken, Gerçekten mi? Bu bir mucize mi? diye düşündü.
Alpar samimi bir insandı; kahve ısmarladı, sohbeti akıcıydı.
Üzgünüm, fazla kişisel bir şey soruyorsam dedi gözlerine bakarak ama neden bir sütçü oldunuz? Zeki, eğitimli bir kadın olmanıza şaşırdım.
Defne, tıp fakültesi, büyük şehir hayalleri, Poyraz, kaybettiği kendisi hakkında yavaşça konuştu; en karanlık detayları atlayarak, sanki bir cehennemi aşmış gibi hissettirdi. Alpar, kesintisiz dinledi; gözlerinde acı yok, sadece içten bir şefkat vardı.
Sonra kendi hikayesini anlattı:
Biliyor musunuz, size bile kıskanıyorum. Yeniçötede gerçek insanlar yaşıyor; ben ise maskeler, sahte dostlar ve para isteyenler arasında kayboldum. Yirmi yıl önce en yakın arkadaşımı kaybettim, belki de onu kendim ihanet ettim. O gitti, ben ise bu acıyla kaldım.
Alpar, pencereye bakarken sessiz kaldı; Defne içindeki acıyı hissediyordu; Benim de gerçek bir dostum vardı, Gülten Şahin gibi, diye düşündü. Şimdi kendi yerimi arıyorum.
Tatilde mutlaka buluşalım, dedi Alpar uçağı alçalmaya başladığında ve konuyu konuşalım.
Kursta ilk günler bir rüya gibi geçti; Defne, tüm vücudunu kremlerle kaplayarak güneş yanığına uğradı; Alpar, gülerek onu denize sürükledi, Deniz suyu en iyi ilaçtır, diyerek ısrar etti.
Akşamüstü, sahilde sessiz bir lokantada, mumlar yanıyor, müzik çalıyor, dalgalar fısıldıyordu. Defne, yılların gerilimi ve korkusunun vücudundan akıp gittiğini hissetti; nihayet rahatlayabilmişti.
İnsanları neden uzak tutuyorum? diye itiraf etti Alpar bir anda. Bir kez, güvendiğim birini aldatmıştım.
Bir üniversite partisi anısını anlattı; bir hatanın bir dostluğu yıktığını, ama hiçbir şeyin olmadığını; sadece bir boşluk kaldığını.
Fotoğrafı var mı? diye sordu Defne sessizce.
Alpar, cüzdandan eski bir fotoğraf çıkardı; iki genç üniversite öğrencisi, bir yurt önünde neşeyle sarılıyorlardı. Defne, ikinci gençte Veli Şemsettine benzeyen bir yüz gördü; kalbi bir kez daha çarptı.
Onun adı Veli mi? diye titrek bir sesle sordu.
Alpar kaşlarını kaldırarak:
Evet, Veli. Nereden biliyorsun?
Veli Şemsettin diye fısıldadı Defne. Benim yöneticim.
Defne, evine döndüğünde arabası Alparın arazi aracıyla durdu; kapıda zaten Yaşar Çetin, bağlamasını çalan bir armonika ile bekliyordu.
Defne! Çıkar benimle evlen! diye bağırdı, çatı tamir eder, çit yaparım diyerek büyük bir jestle.
Defne hafifçe gülerek omzuna dokundu:
Yaşar, teşekkür ederim. Ancak sanırım artık kendi yolumu seçme vakti geldi, kırma beni.
Alpar arabadan indi; Yaşar, şehirli avlanmacılar diye homurdandı, ardından armonikasını kapatıp uzaklaştı.
Alpar, Veli Şemsettinle buluşma düşüncesiyle bir öğrenci gibi heyecanlıydı. Defne elini tutarak:
Her şey güzel olacak. O iyi biri, affedecek.
Veli Şemsettin, masanın başında çay demliyor, pencereye bakıyordu; Defnenin getireceği misafiri biliyordu. Alpar içeri girdiğinde iki adam göz göze geldi; yirmi yıl süren acı, kırgınlık ve sessizlik aniden ortadan kayboldu.
Defne, Alpara özür sözlerini bulmada yardımcı oldu; konuşmak gerekmedi. Alpar bir adım öne çıktı, iki adam sarıldı; önce garip bir hâlde, sonra sıcak, gerçek bir kucaklaşma. Gözyaşları, bağışlama ve mutluluk bir araya geldi; yıllarca ayakta duran duvar, bir an içinde yıktı.
Bir yıl geçti.
Yaz güneşi tüm Yeniçöte Köyünü aydınlatıyordu. Köy halkı, bir düğün için toplandı. Defne, sade beyaz bir elbiseyle, gözleri pırıltıyla parlıyor, Alparın yanındaydı; Alpar ona bir mucize bakışıyla bakıyordu. Veli Şemsettin, yeni dostunu kucaklayarak oradaydı. Yaşar Çetin, armonikasını çalarak neşeyle köyü coşturuyordu; herkes yeni, büyük ve inanılmaz sıcak bir aileyi kutluyordu.




