Mert sakin bir sesle, Gülçin, senin gibi birine evlenilmez, anlıyor musun? diye söylüyor. Aşk ve keyifli vakit geçirmek için kadınlar var; kendini evlenmeye saklayanlar da var. Ne yazık ki sen onlardan değilsin.
Ben neyi eksik bırakıyorum, Mert? Yemeklerim lezzetli, görünüşüm harika, evde temizlik hep benim sorumluluğum. Kadın olarak sana yakışıyor muyum? diye hayretle soruyor Gülçin, hâlâ onu sevdiğini düşünen kadın.
Tam da bu sorun! Zaten çürümüşsün. Anla ki, senin gibi kadınlar evlilikle bağlanmaz. Onlarla sadece sorumluluktan uzak ilişkiler olur. Evlenmek isterlerse de, hâlâ bekaretini koruyan kızları tercih ederler, senin gibi birincilikten sonra bile. Adamın ayaklarını yıkamaya, suyu içmeye razı olması gerekir, atasözünde olduğu gibi. diye tamamlıyor Mert, son sözünden memnun bir şekilde duvara dönüp horluyor.
Bir hafta önce Gülçin, arkadaşlarıyla bir kafede oturmuş, hayatının düzene girdiğini, otuz yaşına gelmiş, artık bir kız olmaktan çıkmış, kariyeri, evi, arabası var ve harika göründüğünü, evlenip çocuk sahibi olabileceğini anlatıyordu. Üstelik aday da çok iyiydi; adeta bir rüyanın içinde. Mert hiç evlenmemiş, ayrı yaşıyormuş, ama dairesini annesiyle komşu biriydi. On dört yıl farkla, yakışıklı, bakımlı, neredeyse kötü alışkanlığı olmayan ve ciddi bir pozisyonda çalışan biriydi. Tam bir şans.
İkisi işte tanışmış; Mert, Gülçinin diş hekimine gelmiş, ama çıktığında kalbi ona aşıkmış. O dönemde Gülçin hem devlet hastanesinde hem özel klinikte çalışıyormuş, kişisel zamanı kısıtlıymış. Mert ona gül çiçeği yerine narlık çiçekleri, şubat ayında bir restoranda çiçekler getirmiş ve ilişkileri hızla dönmeye başlamış.
Tek sorun şuydu: iki yıldır birlikte olmalarına rağmen hâlâ evlilik teklifi gelmemişti. Arkadaşları Gülçin, artık evlenme zamanı diye ima ediyorlardı. Gülçin de aynı hissi taşıyordu, bu yüzden sohbeti açtı. Yatmadan önce Merttan bir şey duymak istedi, ama çürük, evlilik için uygun değil gibi sözler duydu.
Aklı bir türlü kabullenemiyordu. Ne hakkı var bana? diye düşündü. Ertesi akşam yine kafede arkadaşlarıyla buluştu, tavsiye istedi.
Haydi kızlar, hayal edin; Mert bana artık ben değil, çürük olduğumu söyledi! diye başladı Gülçin.
Ciddi misin? diye şaşırdı Kübra. Sen çok güzel, zeki, kendine yeten birisin!
Sadece bekaretini koruyanlarla evleniyor, diyor. Ben de üçüncü sınıf, eksik biriyim. Peki şimdi ne yapayım? Diğer her şeyde bana uyuyor: zekası, parası, yatakta her şey.
Aman Tanrım, ona bir daha bakma; kendine değerini yitirmesine izin verme, diye homurdandı Leyla.
Daha iyisi: onu evimize getir! Bizim ve Canın on yıl evlilik yıldönümümüz var. Ailesi ne görsün, ona aile nasıl olur gösterelim, diye ekledi Kübra.
Karar verdiler: Merti davet edeceklerdi. Mert genelde bu tür davetleri sevmez, ama bu sefer kabul etti ve direksiyonun başına oturdu. Gülçin, arkadaşlarıyla güzel bir kaçamak olması, dönüşte arabayı sürmek zorunda kalmayacağını düşündü.
Kübra ve Canın bahçesinde ev havası hakimdi: çocuklar, mangallar, kuşlar, Şıkrı adındaki köpek bir süper pil gibi koşuşturuyordu. Öğle vakti başlayan sofra akşamüstüne kadar sürdü. Büyükler ayrıldı, çocuklar uykuya daldı. Masada kalanlar sadece biz olduğu gibi arkadaşlar, ev sahipleri ve Mertti.
Çay ve meyveli kek eşliğinde sohbet ederken Mert bir kez daha konuyu açtı:
Kübra, Gülçin hâlâ evlenmemiş, siz on yıl evlisiniz, neden o hâlâ bekliyor?
Biz herkes gibi üçüncü sınıfa aşık olamadık, diye omuz silkti Kübra. O zaman ben de çalışıyordum, zamanım yoktu.
Peki siz bekaretle evlendiniz mi?
Ne demek istiyorsun? diye gülerek yanıtladı Kübra. Canla birinci sınıftan beri beraberkuz!
O da birinci sınıf mıydı?
Pasaport mu göstereceksin? diyerek Can öfkeyle bağırdı. Benim eşim oldum, nokta.
Gördünüz mü! Yani o temizmiş. Bu bir saygı. Birden fazla ilişkisi olan bir kadınla evlenmek aileye ayıp!
Sizin aileniz ne kadar saygın ki, geçmişi olmayan biri olmasını ister? diye Leyla şaka yaptı. O zaman Gülçine ne umut verdin?
Ben kimseye söz vermedim, dedi Mert omuz silken. Senin arkadaşın ikinci sınıf bir kadın; onunla evlenmek ciddi sebepler ister. Ben bunu görmüyorum.
Demek ki ben de üçüncü sınıf, boşanmış ve çocuğum var, diye gülerek Leyla yanıtladı. Kötü şans senin, adamım. Senin ve ailenin.
Evimdeki kadınlarla nasıl konuşuyorsun? diye Can yükseldi. Senin sınıfların ne? Sen de çürük hamsi! diye bağırdı, Merti tutup dışarı çıkardı. İki metre boyunda, koca bir adamdı.
Buradan çık! diye bağırdı Can, Kutlamayı mahvedemezsin. Kızlar olmasalardı seni bir çubuğa saplayacaklardı. Sen bizim misafir değilsin.
Gülçin, ben gidiyorum. Sen de benimle gelmek ister misin, yoksa kalacak mısın? diye gururla bağırdı Mert, çantasını kaparken.
Gülçin kahkahalar içinde cevap veremedi. Mert onun onayını beklemeden kapıyı çarptı ve yola çıktı.
Teşekkürler Can, diye gülerek baktı Gülçin. Artık bir erkeğim kalmadı! Çürük bir de olsa!
Evlilik üzerine konuşmak kötü bir fikirdi, diye gülümseyerek Kübra söyledi. Ama ne karakterimiz! Kızlar, duyuyor musunuz? Ben birinci sınıftayım, siz de öyle.
Şakalar bütün akşam sürdü. Sonra Leyla Gülçini evine götürdü. Hayat hastaları kabul etmeye, dosyaları doldurmaya geri döndü. Mert bir daha telefon açmadı.
Gülçin Hanım, resepsiyonda bir zarf bıraktık, dedi sekreter.
Teşekkür ederim, Şirin, diye yanıtladı Gülçin, daha sonra bakarım.
Randevu sona erdi, Gülçin zarfı açtı. İçinde




